30 Kasım 2016 Çarşamba

Tüyap 2016 Notları

Ayşe Kulin(Everest Yayınları)

İşlerimden dolayı bu sene Tüyap paylaşımı epey sarktı, kusura bakmayın. Tüyap bu sene de epey kalabalıktı. Umarım nitelikli okur(!) sayısı da aynı oranda artar.

İlk fotoğraflar tam bir İstanbul Hanımefendisi Ayşe Kulin ile...
Kendisi çok sevimli ve hoş sohbet bir insandı. İlk kez okumuştum ama hem kalemine hem de kişiliğine hayran oldum.

Hakan Günday(Doğan Kitap)

"Seni dosdoğru tanıyacak ve hakkıyla yargılayabilecek tek kişi yine sensin. Onun için yazdıklarını ilk elden çetin ceviz  bir okurunun nazarında değerlendirmeyi unutma, yani kendi yargıcın ol. Bir de şunu asla aklından çıkarma, şu dünyada varlığınla yeganesin ve düşüncelerinle insanlara özgün bir pencere açmalısın.
Asla yazmaktan ve okumaktan vazgeçme, yolun açık olsun."

Bu sempatik yüz, bu tontiş göbüş, hiç eksilmeyen gülücük, ilgili ses tonu bunlar zaten yeterken üstüne üstlük her okuruna nezaketen ayakta imza vermesi, tutuklu yazar Aslı Erdoğan'ın kitabına anı için imza artırması, ikramları ve hatta okurlarından kitap ve film gibi öneriler içeren listesine bir adet örnek ricası. Böylesine bir insanı her gün tanımak olanaksız, seviyorum seni güzel adam. 


Sinan Meydan(İnkılap Kitabevi)

Mükemmel bir tarihçi ve harikulade bir insan, yakın(Cumhuriyet) tarihi üzerine ondan ötesi yoktur sanırım. Kısa süren sohbetimizde de bu konuda ondan fikir edinme fırsatım oldu. Bana söylediği en güzel şey şuydu kuşkusuz;
 "Atatürk düşmanları saldırmaya devam etsin, bizler yani türk gençliği; bizler nefes aldıkça ve mücadele verdikçe onlar kazanamayacaklar ve Atatürk'ün kurduğu cumhuriyeti yıkamayacaklar".
Selam olsun...

Emrah Serbes(İletişim Yayınları)

Hepimizin aklında aynı soru, Behzat Ç. devam edecek mi?
Evet haberi vereyim, devam edecek 😊
Emrah Serbes'i anlatmak zor bir mesele ama deneyeyim. Samimiyet ve dostluk konusunda Hakan Günday ile yarışırlar bence ama tarzları daha farklı tabi. Birası ve leblebisiyle bana farklı bir insan olduğunu direkt olarak farkettirdi. Bu arada fotoğraftan da yorgunluğumuz belli oluyordur. Tüyap'ı biz kapattık o gün 😃


İhsan Eliaçık(İnşa Yayınevi)

Ve Anti Kapitalist Müslüman, Yaşayan Kuran İhsan Eliaçık Hocam...
Metrobüsle geldiğinde ve standa vardığında ilk işi su içmek oldu. Tonton yüzünü ter içindeydi ama bir insan bu kadar mı sevimli olur dedirtti.😄
İmza sırasında bize birkaç öğüt verdi ve hatta derslerine davet etti, onunla tanışmak ve muhabbet etmekte büyük şerefti gerçekten.

Fotoğraf çekilemesem de imza aldığım diğer isimlere de değineyim.

Ataol Behramoğlu(Tekin Yayınevi)

"Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk iki kişiliktir."

+Bu mısraları nasıl ortaya çıkarıyorsunuz, ilhamınız nedir acaba?
-İlhamımı yaşadıklarımdan ve gördüklerimden alıyorum. Anıları, acıları ve sevinçleri; hepsini süzgeçten geçirip, kağıda nakşediyorum. 
Bu şiirleri yazan bir insanın sanatçılığına dair söz etmek haddim değil ama kişiliğinr değinmek gerekirse kibar ve mütevazi tavrı o kadar hoşuma gitti ki, sarıldım boynuna 😊

Eren Erdem(Doğu Kitabevi)

İlahiyatçı Yazar, Milletvekili ve aynı zamanda hemşehrim Eren Ağabeyim...
Sağolsun bu sene de epey ilgilendi ve muhabbet ettik kendisiyle, yakın zamanda çıkacak dergimizle alakalı(onunla alakalı paylaşım da gelecek) önemli bağlantılar da aracı oldu. Mükemmel bir insan, kesinlikle tanışın derim.


Deniz Türkali(Doğan Kitap)

Ve son olarak kapanışı yine güzel bir hanımefendi ile yapalım. Geçenlerde kaybettiğimiz büyük değer Usta Yazar Vedat Türkali'nin kızı Tiyatrocu, senarist Deniz Türkali ilk kitabını yayınladı. Tabi ben de hemen imzamı kaptım. 😊

Bu senelik Tüyap'tan benden bu kadar 😊
Gelecek yayınlarda Nicola Tesla'nın biyografisinin ikinci bölümü, Dostoyevski biyografisi ve birkaç adet deneme yazısı gelecek, beni takipte kalın. Bir de unutmadan sağlıcakla kalın, esen kalın, hoşçakalın. 😊 (Trt spikeri mode off)




17 Ağustos 2016 Çarşamba

21 Yaş ve Bloğa Geri Dönüş



Bloğuma gerek sağlık sorunları, gerekse kişisel bazı sorunlar nedeniyle ara vermek zorunda kaldım. Geçen süre zarfında tedavim olumlu ilerledi ve artık arkadaşlarımın da teşviğiyle dönmeye karar verdim. Bugün doğum günüm 21 yıldır nefes aldığım ve yaşadığım hayata sembolik bir anlam katabildiysem bile ne mutlu bana. Bloğumda bana mesaj atan, beni destekleyen ve benim yaratım sancılarımı sabırla bekleyen tüm arkadaşlarıma sevgilerimi sunuyorum. Umarım bundan sonra daha iyi şeyler yapabilirim :)









1 Mayıs 2016 Pazar

Tanrının Alfabesi - 2

Değerli dostum Mehmet Mirioğlu'nun bilgi, bilim ve din felsefesi gibi geniş yelpazeli ve işlenmesi ağır konuları ustalıkla ele aldığı yeni kitabı yine Kaynak Yayınları etiketiyle satışa çıktı.
Bütün kitapseverlere tavsiye ederim.


20 Nisan 2016 Çarşamba

Üşümek - 1







Ölüm uykusundan uyanırcasına kaldırdı kafasını yastığından. Henüz yataktayken, perdeyi açtı ve dışarıya bakındı. Bulutlar güneşi sarmalamış, odası anlamsız bir buğunun odağında kalmıştı. Yerinden doğrulmak istedi lakin zifiri gecenin etkisi bedeninde halen sürüyordu, yorgundu ve kendini kesif bir sessizlikte, yalnızlığıyla baş başa hissediyordu.

Pijamasını yılgın bir tavırla çekiştirdi, üniversiteye başladığı sene aldığı halde aradan yıllar geçmesine rağmen hiç kilo almamış olması onu mutlu eden belki de son şeydi. Gözlüklerini yatağın yanı başında duran ahşap işlemeli komodinden alarak, tavanı izlemeye ve uykuyu beklemeye başladı. Fakat uyumak istemiyordu canı, aklının izbelerinde ezeli bir savaş sürdürürcesine fikirler birbirlerine hücum ediyordu, o ise bu ilim neferleri arasında bir akrobat edasıyla salınmasına rağmen, doğru noktaya ulaşmakta kör bir okçu kadar bile isabet tutturamıyordu. Aklının bu denli infial meyilli hava içerisinde bulunmasından sıkılarak, yerinden doğruldu ve terliklerini esrik bir edayla ayağına geçirerek mutfağa yöneldi. Koridora adımını attığı ilk andan itibaren bir fark olduğunu hissetmişti ama anlamlandıramamıştı. Attığı her adımda koridor uzuyor ve adımları adeta geri gidiyordu. Mobilyalar, resimler ve çiçekler sanki panorama gibiydi evin her köşesi. Anılar, acılar bombardımanı yoğundu ve kaçma itiyadı ile hissettiği çaresizlik onu acımasızca yeise sürüklüyordu. Mutfağa yüzünde acı bir ifadeyle girdi çünkü midesi bulanıyordu. Hemencecik dolaptan bulduğu ilk birkaç şeyi ekmek arasına koydu. Eskiciden aldığı ve ayakları hafiften paslanmış sandalyelerin birine oturarak yemeğe koyuldu. Gıcırdayan sesler arasında elindeki sandviçi yiyordu yani bedeni fiziksel olarak bu işlemi usulüyle gerçekleştiriyordu. Fakat onun aklı halen dünün tozlu sayfalarında gezini- yordu. Dimağına gömülen ne varsa ortaya çıkıyor ve onu esareti altına alıyordu. Bir günde nasıl bu kadar kolaylaşmıştı her şey. Bir günde nasıl bunca yol kat etmişti fark etmeden. Bu kadar kısa bir zamanda aslında ne kadar uzun bir yaşanmışlık sıkıştırmıştı bilmeden. Kalbinin çarpışından ve seğiren ruhunun kıvranışlarından, bunu anlaması zor olmuyordu. Beyninde anılar adeta bomba gibi infilak ediyordu. Artık aynı kişi olmadığını ve dünden sonra dimağının ve kelimelerin bedeninde onulmaz yaralar açtığını fark ediyordu. Yemeği biter bitmez doğruldu ve kara ciltli defterine gece aldığı notu içinden okumaya başladı.

“Neden her zaman en büyük mutluluklar, en büyük acılara gebe oluyor?

Mutluluğu tatmaya korkar hale geliyorum bunları düşündükçe. Gerçi acı duyan her insan acılarının sadece kendine mahsus ve özel düzenlenmiş olduğunu düşünür. Fakat acılarım öylesine derinlerde zuhur ediyor ki bambaşka bedenlerde böyle habis bir hissin varlığını sürdürdüğünü düşünmek bile istemiyorum; özellikle sevdiğim insanların bedenlerinde, bunu tahayyüle bile katlanamıyorum.”
Soğuk fırtınalı bir hava ve rüzgâr, yeşilin her rengini taşıyan ağaçların dallarının arasından ürpertici sesler çıkararak esiyordu. Derinden gelen bir uğultuyla doğruldum yerimden. Kabanımı iyice örtündüm ve uhrevi havaya bürünüp suskunlaştım. Daha az evvel toprağını attığım babamın mezarına öylece bakıyordum. Herkes gitmişti ve ben yalnızlığımla saygı duruşunda bulunuyordum.
Ölüm neden soğuktur? Babam gülerek, ellerimde can verene dek bu soru aklımın ucundan bile geçmezdi. Ölümü bir an bile düşünmezdim çünkü her insan yaşadığı zaman akışının mütemadiyen süreceğine ve değişimin imkânsız olduğu fikrine içten içe biat edip, kabullenir. Değişimin kasvetli havasından gerçek anlamda korkar.
Lakin tek bir an bile; kaçışın mümkün olmadığını anladığında ise, buz kesmeye başlar baştanbaşa. 

Cemal Süreya’nın mısraları inliyor kulaklarımda nafile.
“Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim ki öldü, kör oldum.”
Yaşam, göçmen bir kuş mu? Bir anda kanatlarını açıp, uzaklara göçüyordu. İnsan bu kadar kısa bir sürede nasıl böylesine üşüyordu;  nasıl sanki hiç nefes almamışçasına, mutlu olmamışçasına ve hayaller kurmamışçasına varlığın satır aralarına karışıyordu?  
Babam asırlık çınar, şimdilerde yüzünde silinmişti yaşamın izleri. Yüzünde ki anlamsız değişimi tarif edemem, anlatamam. Bir anda onca yıl takındığı asil bakış yerini anlaşılmaz bir kasvete bırakmıştı. Gözlerinde ki o ışığın sönüşünü, dudaklarının kıvrımını yitirişini ve yanağını öptüğümde derinlerime dek işleyen üşüme hissini. Bir şey yitmişti, eski bir saatin geriye kalan boşluğu hissetmek kavgası gibi ve yeri dolmaz olanı bulmuştum ardında.  Onca söylenen söz ve dokunulan yaşamlar nasıl bir anda hiç olmuştu anlayamıyordum. Belli ki o da üşüyordu sarmak istiyordum bedenini var gücümle, ama saramıyordum. O değişen ve ifadesizleşen bedenin ardında nasıl bir esrarın gizlenmiş olduğunu, yaşam çıt bile çıkarmadan parmak uçlarında sahneyi terk ettiğinde ancak fark ediyordum. 
Bırakın beni kıvrılayım yanı başına. İçimde kor alevler yanıyor, gömün beni de şuracığa, dayanamıyorum. Çocukluğum geliyor aklıma ve yeniden yaşamaktan çekindiğim basit korkularımı yaşamak için yalvarır hale geliyorum. Ah o apansız çocukluğumun sokakları, kanatlarımda gökkuşağı renkleri saklı. Kıvranıyor beynimin kılcallarında, adı konmamış sancılar; ansızın durduruyorum zamanı, geçişiyor dört yanımdan sanrılar. 
Anılar arasında abidevi geçişler yaşıyor ve kendimi hiçliğin reveransına kaptırıyorum. Babamın kucağında gezindiğim ya da benimle top oynadığı o günleri hatırlıyorum.  Ah o kanayan dizlerim, ıslatıp ıslatıp güneşte kuruladığım, çamurlara bulanıp gölgemi kovaladığım, siyah beyaz karelerde solan anılarım. Onun bana verdiği güveni, kollarında sonsuza kadar gidebileceğim inancını; daha şimdiden çocuk hayallerimi kıyılarından uzaklaştığım solgun bir kent gibi yitiriyorum. Dalgaları incitmek istemezcesine atılan naif adımlar ve boşluğa sallanan eller; ecel perdelerini çektiğinde herkes kendi ölümünü hazırlar.
 En derin korkularım zuhur ediyor ve öylece baldıran içercesine bekliyorum. Çığlıklar atıyorum, duyuramıyorum kimseye sesimi. Korkularımla baş başayım, çevremde ise ürpertici bir sessizlik hüküm sürüyor. Ölümün sessizliği mi bu yoksa yaşarken ölümün nefesini soludukça sesler gömülüyor mu karanlığa?
Gayya kuyularına atıyorlar bedenimi.  Karanlık ve temaşa ile bihaber gözlerimi yoklayan siluetlerin nefesini soluyorum.  Sesler duymak istiyorum ama bu derin sessizlik aklımda karmaşaya sebep oluyor ve yalnızlığın o habis gölgesini etrafımda hissederek, çaresizce bu sessizliğe razı olur hale geliyorum. Hırsla toprağı sıkıyorum ve kanayan avuçlarımdaki taşlar şehvetle sergiliyor kızılın her tonunu.
 Sessizlik, dehşetengiz bir iklimi sırtlanıp yükseliyordu ve acımasız bir tiran gibi gırtlağıma çöküp nefesimi sömürüyordu. Çaresizlik içindeydim, düşündükçe çıldırasım geliyordu. Zihnimde kelimelerle savaşa hazırlanan bir Don Kişot, mezar taşlarına yağmur bulutlarından atını sürüyordu. Delirmek istiyorum, insanlar acılar çekerken nasıl yaşamlarına devam edebiliyorlardı? 
Öylece nasıl nefes almaya ve gülmeye devam ediyorlardı? 
Bu sıradanlığın ve bu vazgeçmişliğin ortasında, bir nehirde savrulurcasına yol almaya çalışan bir tek ben miydim?

Bir yerlerde okumuştum ya da izlemiştim sanırım, delirmemek için insan beyni kendisini sıfırlar ve unutmayı seçermiş.  Bilim insanların her gün birbirlerini tefe koyduğu bu dünyada ne denli akıl karı bir yaklaşım bilinmez ama içten içe unutmak istemediğimi haykırıyordum adeta çünkü delirmek istiyorum ben, öylece delirmek ve bütün keşmekeşten kaçıp kurtulmak. Biliyorum çünkü unutmak yaşamamak değildir aslında sadece geride kalan izleri sorgulamayı bırakmaktır.Lakin öte yandan unutmak istediğimi de biliyorum, hissediyorum. İnsanı insan yapan, çektiği açılar da olsa, yine de zavallı bir insan olarak acılardan kaçmak istiyorum. Neden insan beyni bu oyunda kazanan olamayacağını bile bile ısrarla zarını atmaya devam ediyordu?

Derken hava yavaş yavaş sakinleşmiş, sis tabakası usulca aramızdan çekilmişti; berraklaşan havada beliren yemyeşil ağaç dallarının arasında geçişen insanları ve diz kapaklarımı ağır aksak esir alan çamur topağını izliyordum. O an etrafıma bakınırken, birkaç metre ötemde oturan yaşlı bir kadının başka bir mezarın önünde oturup; o buz kesmiş mermere sanki sevdiğini okşarcasına, sarıldığına şahit oldum.  Şimşekler çaktı o an ve parıldadı kuyunun dibindeki yalnızlığım suda. Kuyudan çıkacağım zannediyordum ama çıkışı olmayan ve sonuna varılamayan bir yola girmiştim. Ayağa kalktım. İnsanların bakışlarında ölümün suretine tanıklık ettikleri onaylarcasına oluşan bulanıklığı gördüm, irkildim. Belki de korkulmasının tek sebebi de gerçeğin o katı ve boyun eğmez tavrıydı aslında, bilemem. Yaprak hışırtıları ve ay ışığının buğulandırdığı tek nefeste, hakiki bir şeyi görüyordum buğuda yansıyan yüzümde.   Kuşkusuz ölenle de elbet ölünüyordu ve hayat bizleri böylece öldürmeden mezara gömüyordu.

Kelimelerimin tozunu kaldıran yağmuru hep birlikte uğurluyorduk ve ellerimde çiçeklerle üzerlerine serpilen ölü toprağıyla Arafta sıkışmış bu bedevi ruhların yürüyüşüne sükûnetle iştirak ediyordum. 

Notlar yarım kalmıştı, anılar gibi. Yazdıkları sadece hissettiklerinin ve düşündüklerinin çarpık birer yansımasıydı. Bunu biliyordu ama buna karşın halen içindeki zehri dökecek gücü bulamıyordu.

Defteri kapattı ve yavaştan mutfağı dolduran güneş ışığına baktı. Güneş yükseliyordu, güneşi izledi. Güneş yeniden doğuyor ve sanki zaman umarsız bir tekerrürü beraberinde sürüklüyordu. Anlatmak ve anlamak bir yaşamı, ölümün kıyısındayken ansızın.

Artık yaşama dönme ve sıradanlığa kapılıp, ortak olma vaktiydi.



18 Nisan 2016 Pazartesi

Kayıp Bir Gün - Son


Ertesi sabah uyandığımda başımda keskin bir ağrı ile aynı köhneleşmiş zihnin kapılarını araladım. Nasıl bir çaresizlik ki insan kendinden bile kaçacak mecali bulamıyor içinde. Odamı pare pare dolduran güneş ışıkları, gözlerimi yakarcasına ışıldatıyordu; dışarıda kuşlar cıvıl cıvıl şakıyor, ben ise üzerime atılmış ölü toprağıyla yatakta devrilmiş yatıyordum. Uyanmaya ya da ayağa kalkıp, yaşamın olağan seyrine kapılıp, maskemi yeniden yüzüme geçirmeye niyetim yoktu. Fakat yataktan doğruldum ve banyoya gidip, yüzümü yıkamaya yöneldim. Ağır adımlarla koridoru aşarken, gözüm dün gece kitapçıdan aldığım kitaplara yani torbaya takıldı. Dün savruk kafayla onları öylece köşede unutmuştum ve bugün mahzun bir duruşla beni kesiyorlardı. Dün neler olmuştu öyle anlamakta halen güçlük çekiyordum. İçimde anlamını açıklayamadığım bir bulantıdan mustarip Onları hemen aldım ve kütüphaneye dizmek için torbadan çıkararak odaya döndüm. Odaya varır varmaz, masaya yığdım kitapları ve tek tek dizmeye başladım. Kütüphanem ahşap bir dolaptı bundan dolayı kitapların kokusuyla karışan ağaç kokusunu içime çekerek, aheste hareketler ama nizami bir disiplinle kitapları diziyordum. Yeni aldığım kitaplarla yetinmiyor, diğer kitaplarla da tek tek ilgileniyordum. Duruşları ya da kokuları hoşuma gidiyordu. 
Kitaplarla bir süre ilgilendikten sonra, içimde yeniden yükselmeye başlayan bedbin havayla yüzümü yıkamaya banyoya geçtim. Yüzümü hızlıca yıkadım ve yeniden aynaya baktım, 
"Yahu, sen kimsin de âşık oluyorsun. Haddimi bil be kardeşim. 
"Hadsizlik mi yapıyorum, öyle mi diyorsun? " 
"Seni gören hamile kadın, çocuğunu düşürür diyorum. Utanmadan âşık olmaya yelteniyorsun bir de. Hadi hepsini es geçtim, üstüne üstlük karşılık da bekliyorsun utanmadan." 
"Haklısın, peki ne yapayım?" 
"Dün sabah, ne yapıyorduysan onu yap, rutini bozma." 
"Tamam."
Yüzümü, havluyla sildim ve kahvaltı hazırlamak için mutfağa girdim. Dolabı açtığımda yine zeytin, peynir ve arda kalan ıssız boşlukla karşılaşmıştım. Masayı gösterişsiz bir şekilde hazırlayıp, (gerçi gösterişli nasıl hazırlayabilirdim) masaya oturdum. Fakat yiyemiyordum, lokmalar ağzımda büyüyor ve işkence çektiriyorlardı. İçimde tükenen bir şeyler olduğunu seziyordum ama tükenmişliğe müptela olmuşçasına direnemiyor, teslim oluyordum. 
Kahvaltıdan sonra şiir yazmak için pencere kenarına oturduğumda dilimin ucunda umut denen zehrin tadını halen alabiliyordum. Sanki tüm vücuduma bu zehir zerk edilmişti ve düşüncemi pervasızca felce uğratmıştı. Düşünemiyordum, sadece duygularım arasında geçişler yaşıyor ve onlara teslim oluyordum. Uzaklarda bir yerlerde düşürülüp, sonrada öylece unutulup geride bırakılmış eski bir kartpostal gibi renklerim soluklaşıyor ve kayboluyordum. İçimden bir sesin telkinleri neticesi yerimde oturamıyor, sabırsızca güçlü bir çekimin etkisine giriyordum. Yerimden hızlıca doğruldum. Kara ciltli defterimi pencerenin köşesine bıraktım ve ceketimi aldım. Kabanımı giyinirken de evi derinden bir süzdüm ve öylece evden çıktım. Hedefime doğru adeta yaydan fırlamış ok gibi, emin ve seri adımlarla ilerliyordum. Fakat bir yanımda da yaptığım hareketin oraya gidiyor oluşumun ne denli çocukça ve saçma oluşunu değerlendiriyordum. Kendimi 2tükenmiş hissediyordum, sanki tüm dünya durmuş ve beni izliyormuş diye düşünerek de bir hayli utanıyordum. Geri dönmeyi umuyor ve inatla yürümeye devam ediyordum. Etrafıma bakamıyordum. Mesela köşe başındaki çiçekçi teyzeye selam vermemiştim ya da korsan DVD satan Rızaya hal hatır sormamıştım. Bir süre sonra kitapçıya vardığımda aklıma halen kasiyer kızdaydı ama heyecanım aklıma mani oluyordu. İçeri girdim ve usulca kitapları karıştırır gibi yaparak, göz ucuyla kıza bakmaya başladım. Kız aşırı derecede meşguldü ve alnında birikmiş terlerle sağa sola koşuşturuyordu. Bir süre oyalanmanın ardından o yerine geçince ben de yanına yürüdüm elimde ki rastgele seçilmiş kitapları kasaya dizdim. İnanılmaz derecede gergindim ve onun torbayı alıp, kitapları özenle yerleştirişini dikkatle izliyordum. İçimde o an bütün duygularımı açma ve kuşlar bir özgür olma isteği uyanıyordu. Fakat cesaret edemiyordum. 6 tane kitap almıştım, torbayı aldım, parayı verdim ve tam söze girecekken yanımdan usulca gelen bir adamın ona sarılmasıyla geri çekildim. Mideme kramp girmişti ve sanki beynimde bombalar patlıyordu. Birazdan aralarında ki konuşmalardan durumu anlayınca gözlerim bir anda dolmuştu ama ağlamıyordum, aciz görünmekten korkuyordum. Kitapları aldığım gibi dışarı çıktım ve aynı kararlılıkla eve doğru koşmaya başladım. Sanki bacaklarıma güç gelmişti ve aynı zamanda kalbim bir çocuk gibi eyvallah sız çarpıyordu. Rüzgâr yüzümü jilet gibi kesiyor, hafifçe çitileyen yağmur gözlerimden akan yaşları yüzüme yayıyordu. 
Koşuyordum ve böylece devam etmek istiyordum. Zaten aklımda sona ermişti bu yarış şimdi koşu arşa idi. Nasıl dayanırdım sınırına onu bulmam lazımdı. Eve varır varmaz, yine aynanın karşısına geçtim. 
"Sana söylemiştim değil mi?" 
"Evet, söylemiştin. Ne yapacağım şimdi?" 
"Ölümün hangi yönünü severim biliyor musun?" 
"Söylersen bilirim." 
"Ölüm, insana yaşama gücü verir ve onu ayakta tutar. Fakat ölüm seni yaşamdan itiyor. Neden yaşıyorsun hiç düşündün mü? Ölümden korktuğu için yaşayan aciz bir insansın, ağlamaktan utanman komik değil mi?" 
"Öyle fakat ben buyum, olmadığım biri gibi davranamam." 
"Sen ne olduğunu halen çözemedin değil mi? Sen acı çekmek için bu dünyaya atılmış bir çöp parçasısın ve görevin bu. Şimdi akıllı ol ve sadece yap. 
"Acı çekmekten korkuyorum. Fakat yaşarken de acı çekiyorum. Demek ki acı ile imtihanım benim kaderim. Acı ile imtihanım… 
"Hikaye bitiyor, her şey senin elinde. Nedir kararın?" 
"Yapacağım." 
Odama dönüp, baba yadigarı tabancayı alıp, yeniden aynaya döndüm ve sustum. Kurşunları hazırdı, sadece cesaret lazımdı. Cesaret yalandır acı ise gerçek. Nokta atışı ve patlayan beyinler.
"3, 2,1 …


14 Nisan 2016 Perşembe

Kayıp Bir Gün



  

Olayın olduğu gün bir maratonu atlattığım güne denk gelmişti ve yeniden aynı şeyleri yaşamanın vermiş olduğu sıkılgan hissiyatla akşamı getirmiştim. Akşam yürüyüşüne çıkmayı tercih etmiştim nedense akşamları yürümeyi seviyordum. Bunu daha sonra detaylı işlerim ama şunu söylemeliyim ki yürümek, koşmaktan daha yararlı hedefe varma konusunda.




Evden çıkıp, dar sokakları aşarak, meydana çıktım ve ellerim ceplerimde yürümeye başladım. Dışarıda sonbaharın tatlı soğuğu hükmünü iyiden iyiye ortaya koymuştu; dinlendirici bir soğuk etrafı sarmış ve her yanım yapraklarla sarılmıştı. Önümden ise insanlar geçiyordu pervasızca ve herkes kendi dünyasında başrolü oynuyordu. Ben ise figüranlık yaparak hafifçe seyrelmiş kahve saçlarımı örten beremle ve kabanımla ve lakayt tavırlarla, salına salına yürüyordum. Bir süre yürüyüşün ardından, her zaman uğradığım ve zamanla müptelası haline geldiğim, kitapçıya yine uğramaya karar verdim.


Dükkân, iki katlı ahşap, antika sayılabilecek bir binadaydı ve cadde ile kesişen sakince bir sokağa bakmaktaydı ki bundan dolayı da tenha da kalıyor, güzel bir kaçış yeri oluyordu. İki katlı olduğuna bakmayın bu arada fazla büyükçe sayılmazdı çünkü binanın sahibi ilk katında kitapları satıyor, ikinci katında ise kendisi yaşıyordu. Hem yerinde hem de küçük olmasından ötürü çok kalabalık oluyordu. Öyle ki üzerinde kitaplar ‘5 lira’ yazılı kapıyı ağır ağır açıp, içeri her girişimde kendimi mahşeri bir kalabalığın resmi karşılama töreninin ortasında buluyordum.


Burada sayısız insan, kitapları inceliyor ve sayfalarına göz gezdiriyordu. Av dönemindeki avcılar gibi hışımla başka başka kitapları gözden geçiriyorlardı. Hareketlerinde de bununla ilintili olduğunu rahatlıkla gözlenebilen müdekkik bir tavır oluyordu. Gözlüklü, esmer, sarışın, kadın veya erkek olmaları yani farklılıkları bu tavırlarının gölgesinde kalıyordu ve sanki burada geçirdikleri her dakikada birbirlerine benziyorlardı. Onları izlerken en çok sevindiğim şey ise, durgun ve sakin görüntülerin ardında aslında gördükleri her kitapta içerlerinde sabırla teskin ettikleri haylaz çocukla aleni hale gelen münakaşaları oluyordu.


Kalabalığı böyle böyle aşarak, kitapları avlanma ritüeline ben de eşlik etmeye başladım. Raflarda özenle dizilmiş kitapları tek tek aldım ve kapaklarını okşayıp, sayfalarını çevirerek o mis kokularını içine çektim. Böyle bir sevgiyi anlatamam biliyorum ama anlatılamaz olanı büyük bir doyumsuzlukla yeniden, en baştan yaşadım.


Doyumsuzluk, kitaplara taparcasına bağlanmam aslında kitaplardan kafamı kaldırdığımda karşıma çıkan ya da çıkmasını beklediğim o yapmacıklığa olan inadımdandır; et yığınları misali niteliksiz bir yükü omuzlayan koca dünyayla empati kurmaya yanaşmaya cesaret edemememdendir. Kitaplar bana hayalini kurduğum ne varsa gerçekleştirme imkânı veriyor çünkü bana göre kutsal kitaplar yoktu, bütün kitaplar kutsaldı ve kitaplar insana, insanca yaşamayı anlatan kutsal öğütlerle bezeliydi. Zaman ve hayat, insana küçük şeylerle mutlu olmayı öğretiyordu. Heyhat böyle küçük şeylerle mutlu olmaktan başka elimizde neyimiz var ki zaten.


Çok uzatmayayım, dakikalar içerisinde saatleri hatta yılları dolduracak kadar çok yaşama dokunmamı sağlamıştı bu gezi. Gözlerimdeki tatlı yanma hissiyle birkaç kitabı alıp, yavaşça kasaya yöneldim. Kasaya yöneldiğimde karşımda kitapları pamuktan elleriyle narin bir şekilde inceleyen ve torbalara dolduran burada daha önce hiç görmediğim bir kadınla karşılaştım ve yüreğim sanki ölümden dönmüşçesine yeniden umutla çırpınmaya başladı. Tuhaf bir duygu yaşıyordum, gözlerine bakmayı sevmediğim halde insanların onun gözlerine dalarak senelerce öyle kalakalmayı diler hale geliyordum. Gözlerinde Karadeniz’imin hırçın dalgalarını görmüştüm çünkü, gözlerinde memleketimin yalçın dağlarının yamaçlarında çobanlarımın koyunlarını otlattığı, yaylalarımda insanlarımın dolaştığı o dağların dumanında buğulanıyordu sanki bakışları; bir insan nasıl bu kadar güzelliği bir bakışına gizleyebilir diye düşündüm anlık feveranla. Sen nemrudun kızı, yüzünün çizgileri şekillendirsin alın yazımı; bir kerecik kuşat ordularınla şu garip gönlümü ve fatihi ol bedenimin. Dilim bundan sonra dönmez senin adından gayrı.


Anlam müphem bir mefhum halini alıyordu zihnimin ücra noktalarında. Natural-Epik betimlerle adeta nükleer saldırıya uğramış gibi yıkımlarla boğuşur haldeydi artık. Ve bu sırada bana seslenilen o sesi duymakta bile muvaffak olamıyordum.


"Beyefendi iyi misiniz?" Aniden irkilerek,


"Evet, iyiyim." İnsan nasıl olur diye düşündüm. Böyle söylemiştim lakin iyi miydim bilemiyordum sadece içimde derin mutlulukla yerimden durmakta zorlanıyor, kendimi zapt edemiyordum. Küçük bir çocuk gibi ebleh ama mesuttum ve safiyane bir hissiyatla yüzünün çizgilerini ezberliyordum. Teni insanın günahkârlığını teşhir edercesine beyazdı fakat gözlerine baktığımda, karanlık bir kuyunun dibinde kaybolduğumu hissediyordum. ." Dudakları sanki kutsal bir arayışın abidevi ezgilerini fısıldıyordu kulağıma, gözlerine baktığımda ise kendimden tamamen kopuyor bambaşka bir hüviyete bürünüyordum.


"Kitapları alacaksınız sanırım


"Evet, ne kadar acaba hepsi?"


"25 lira hepsi" ben cümleleri zorla telaffuz ediyordum o ise yüzünde yadırgar bir ifadeyle bana bakıyor ve hâlihazırda doruk noktasında olan heyecanımı iyiden iyiye perçinliyordu. İstemeden an’a takılıyordum ve o an zamanımı belirleyen mihenk taşı oluyordu. Etrafımda insanlar bekliyordu ve sanki bir ölünün yaşama dönüşünü müjdelercesine toplantı düzenine giriyorlardı. Terliyordum, geriliyordum, gerildikçe mekândan münezzeh bir hale bürünüp, kabuğuma çekiliyordum. Parayı usulca uzatırken ağırlaşan zamana müteakip eli elime değince sanki günah işlemişçesine gözlerine baktım ve bütün bedenimi saran infial haliyle poşetimi alıp, yüzüne bakmamaya çalışarak hemencecik dükkândan çıktım.


Sokaklar hareketliydi ve bu hareketler beynimde ki kıvranışları da tetikliyordu. Bu kıvranışlar arasında onun suretine dalıyor, kendimden geçiyordum. O dünyamın merkezindeydi artık ama eminim şu an beni hatırlamıyordu bile. Senden haberi bile olmayan bir insan için bunca kahrolmak, yaşamak böyle acı verici olsa gerek. Gerçi beni neden hatırlansındı ne özelliğim vardı, ne farkım ya da ne ayrıcalığım vardı.


Acılarımı sırtlayıp, eve yol alırken düşüncelerimi bambaşka yerlere, konulara ne kadar aktarmak istesem de artık bunun mümkün olmayacağı ve uslanmaz bir illete tutulduğumu anlıyordum, kabullenemiyordum ama anlıyordum. Nasıl bir kördüğümdür içimde düğümlenen, ruhumu çözüldükçe bağlıyor kendine. Aşk, kutsal bir esaretmiş insanı özgürleştiğini sandıkça esir eden.


Fakat ben, ben âşık olamam, ne hakkım var benim sevmeye; ben iğrenç bir böcekten, soyu kurumaya yüz tutmuş ilkel bir mahlûkattan başka neyim ki zaten. Ya bedenim, acziyet ve yok olma istencinden başka neyi taşıyabilir. Bastırılmış cinsel tutkulardan ve kendini gerçekleştirme ihtiyacından ötesini vaat edemem. Korkularımla, kâbuslarımla ve ruhumun derinlerinde bana sürekli acı veren lanetli bedbinliğimle bile başa çıkamıyorken, nasıl umudun kıyılarına sonu bilinmez bir yolculuğa çıkarım? Sadece ölmek istiyorum, öylece silinip gitmek; sanki hiçbir dimağda var olmamışçasına göçüp gitmek istiyorum. Lakin olmuyor işte insan kaçamıyor kolayca, kaçamıyor acılardan, yaşamaktan.


Eve vardığımda içimde sadece buruk ve yılmış bir bahardan arda kalan ne varsa o kalmıştı işte. Torbamı köşeye bıraktım ve usulca koltuğuma oturdum. Cebimden sigaramı çıkardım, dumanında düşüncelere daldım. Geçsem karşısına cesurca konuşsam; "Benim içimde doldurulması mümkün olmayan, derin bir boşluk var, anlıyor musun? Ben senin o her gün görüp, hakkında hüküm verdiğin, esrik kafayla sağa sola buram buram şehvet saçan aptallardan değilim. Ben, senden samimiyet istiyorum, sadece birazcık samimiyet. Bu koca dünyada ne kadar hakkım varsa o kadarını işte" desem ne olur, fazla iddialı ve kaba mı olurum acaba? Kalktım ve hışımla aynanın karşısına geçip, kendime bakmaya başladım. Yavaş yavaş seyrelen ve beyazlayan saçlarıma baktım. Kırışmaya başlayan yüzüme, torbalanan gözlerimi inceledim. Yıllar yılları deviriyor, bedenimin gençliği ölüyor ama duygularım sanki 20’lik delikanlı gibi doludizgin koşuyordu yolunda. Bu yüzde yaşamın sıfır noktasında dolanan acemi bir seyyahın 35 yılının başarısızlığı ve yenilmişliği saklı.


Odaya döndüm ama kafam halen yerine gelmemişti, çıldıracak gibiydim. Son çare yatağıma uzandım ve öylece uykuya daldım.

11 Nisan 2016 Pazartesi

Utanmaya yerimiz kalmadı...

14 yaşında çocuk, 6 yaşındaki kuzenine tecavüz edip, öldürmüş.
Dindar nesil yetiştireceğiz diyen pespaye zihniyet bir tarafına kına yakabilir artık.


Detaylar için;
http://www.birgun.net/haber-detay/14-yasindaki-cocuk-6-yasindaki-kuzenine-tecavuz-edip-oldurdu-108753.html

25 Mart 2016 Cuma

Yalnız Bir Adam : Franz Kafka

Franz Kafka (3 Temmuz 1883 - 3 Haziran 1924)


Yaşamı




Franz Kafka,  3 Temmuz 1883 tarihinde taşralı Çek proletaryasından gelip zenginleşmiş ufak moda eşyalar satan bir dükkan işleten tüccar olan baba ile aydın bir Alman Yahudi'si olan annenin ilk çocuğu olarak Prag‘da doğar.

Kafka, altı kardeşin en büyüğü idi. Georg ve Heinrich adlı iki erkek kardeşi Kafka daha 6 yaşına gelmeden ölmüşlerdi. Gabriele, Valerie ve Ottilie adında üç de kız kardeşi bulunmaktaydı. Bu yüzden Kafka ve kardeşleri daha çok bakıcıların ve hizmetçilerin nezaretinde büyümüşlerdi. Erkek kardeşleri henüz küçükken, kız kardeşleri II.Dünya Savaşı yıllarında Nazi Almanyası‘nın organize ettiği Yahudi katliamı Holocaust‘da hayatlarını kaybederler.


Babası Hermann Kafka, güçlü bir karaktere sahip bir iş adamıydı. Hermann Kafka henüz çocukken, tüccar olan babasının mallarını çevredeki köylere dağıtmalıydı. Sonra seyahat temsilcisi olarak çalıştı ve daha sonraları ise Prag’da kendi bujiteri dükkânını açtı. 

Hermann Kafka


Annesi Julie ise eşinden daha fazla kültürel birikime sahipti ve günlük bazen on iki saate kadar çalıştığı kocasının işinde önemli ölçüde söz sahibiydi. Julie ve Hermann haftaiçi bütün zamanlarını iş yerinde harcamaktaydı. Bu yüzden Kafka ve kardeşleri daha çok bakıcıların ve hizmetçilerin nezaretinde büyümüşlerdi. 



Julie Kafka


Kafka kötü bir çocukluk dönemi geçirdi, özellikle de babasıyla hiç anlaşamadı; babasının Kafka’nın üzerinde sürekli bir baskısı söz konusuydu, bu durum çocukluk yıllarından öğrenim hayatına kadar devam etti. Kafka’nın annesi ise babasının değer yargılarını ve düşüncelerini kabullenmişti, zaten bu yargıları değiştirebilecek güce de sahip değildi. Kafka gençken, babasından kesinlikle korkmuyordu, fakat babasına her zaman mesafeli yaklaşıyordu ve ona karşı içinde nefretten başka bir duygu beslemiyordu.




Kafka’nın babasıyla ilişkisi tüm ilişkilerine ve eserlerine bir temel oluşturur. İnsanın, çarkların nasıl işlediği anlaşılamayan ve amacının benimsenmediği bu toplumsal ve siyasal düzenek içerisinde; peşin bir suçluluk duygusu taşıması kaçınılmazdır. Dillerin anlaşılmaz olduğu, davranışların ise belli kalıplara sıkışıp kaldığı insan ilişkilerinde, tamamen aynı olan hareketler ve aynı kelimeler tekrarlanırken, Kafka daha o zamanlar, kitle iletişim araçlarının oluşturduğu evrende hakim olacak iletişimsizliği sezmiştir. Babasına yazdığı 100 sayfalık Babaya Mektup; hiçbir zaman adresine ulaşamayacaktır. Bu mektup; Kafka’nın babasını hem küçümsediğinin hem de ona hayranlık duyduğunun belgesidir. Dava’nın son kelimelerini, yine bu kaybedilmiş baba oğul ilişkisinden yola çıkarak yazacak, babasına ve kendisine duyduğu güveni kaybettiğini; “… sanki utanç onun ardından da varlığını sürdürecekti” cümlesiyle ifade edecekti. Değişim’in kahramanı Gregor Samsa ise; üç şeye karşı çıkmaktadır: baba otoritesinin baskısına, duygusal yaşamın yok olmasına ve ekonomik sömürüye.  


Asker selamı vermeyi ve asker gibi yürümeyi becerdiğim zaman desteklerdin beni, ama ben geleceğin askeri değildim ya da iştahla yemek yiyebildiğim, hatta yanı sıra bir bira da içebildiğim zaman desteklerdin ya da anlamadığım şarkıları tekrar edebildiğim veya senin en sevdiğin lafları senin peşinden geveleyebildiğim zaman, ama bunların hiçbiri benim geleceğimin bir parçası değildi. Ve aslında bugün bile, herhangi bir konuda, ucu ancak sana da dokunuyorsa, zedelediğim veya benim şahsında zedelenen (Örneğin Pepa beni azarladığı zaman) senin onurunsa destekliyorsun beni. O zaman destekleniyorum, bana değerim hatırlatılıyor, yapmaya hakkım olan hamlelere dikkatim çekiliyor ve Pepa mutlak bir biçimde mahkûm ediliyor. Ama şimdiki yaşımda artık desteğine neredeyse hiç ihtiyaç duymadığımı bir kenara bıraksak bile, ancak öncelikle söz konusu olan ben değilsem, gelen desteğin bana ne faydası olacak? (Babaya Mektup)


Edebiyat tarihçileri  Kafka’nın huzursuz, çekingen, alıngan, iletişim kurmakta güçlük çeken duygulu kişiliğini, Yahudi asıllı, Almanca konuşan bir Çek oluşuna; bu sosyal ve kültürel çevrede yaşadığı yabancılaşmaya bağlarlar. Aile Prag’daki Alman topluluğuyla kaynaşmaya çalışmış, Kafka’nın üç kız kardeşi Alman okullarına gitmiş, Kafka ise Almanca’yı anadili olarak kullanmıştır. Almanca ilk dili olmasına karşın Çekçe’yi de iyi derecede biliyordu. Daha sonraları Fransız diline ve kültürüne merak sardı. Fransız yazarlardan Flaubert, okumaktan en çok zevk aldığı yazardı.

Nobel ödüllü yazar Vladimir Nabokov’a göre Flaubert edebi açıdan en fazla Kafka’dan etkilenmiştir özellikle de Kafka’nın stilinden yararlanmıştır. Flaubert gibi Nabokov da Kafka’nın düz yazılarını beğenmemiştir ve dili bir araç olarak kullanmışlardır. “Özellikle Kafka’nın hukuk ve doğa bilimleri için kullandığı kavramları almış, onlara kuşkusuz ironik bir doğruluk yüklemiş, bunu yaparken kendi kişisel duygularını katmamıştır, aynı stile Flaubet’in eserlerinde de rastlanmaktadır“. (Nabokov, Die Kunst des Lesens, Fischer TB, S. 320). Kafka lise yıllarından itibaren yoğun bir şekilde Friedrich Nietzche ile ilgilenmiştir. Özellikle de Nietzsche’nin “Also sprach Zarathustra” (Böyle Buyurdu Zerdüşt) eseri Kafka’yı büyülemiştir. Kafka kendine yaşam paraleli olarak filozof Kiergaard’'ı görmektedir. Ve onun için şöyle demiştir : “O beni bir arkadaş gibi doğruluyor“ 1908’ in aralık ayında yazdığı bir mektubunda Kafka şöyle demiştir: 

"“Başka şekilde biz sinemacı uğruna kendimizi nasıl hayatta tutabilirdik ki?"” 
Bunu 1909 yılında sinemada âşık olduğu ikinci aşkı Julie Wohryzek’'e yazdı. Fakat Kafka’nın filmlerden pek de etkilendiği söylenemez; yazılarında uygun ifadeler eksiktir bu yüzden birçok kez metinlerini bizzat yeniden yapılandırmıştır. Hikâyelerinde film konularını inceleyip üzerinde kafa yorduğu için farklı karakterler yaratmıştır. Konu, komik resimlerin birbiri ardına sıralanmasıyla oluşur ve abartılıdır; burada edebi yoğunluk kendini sözlü olarak gösterir. Kafka’nın hikâyelerindeki film her zaman o anı konu alır: büyük şehirdeki trafiğin ritmi, korkunun dışa vurumu gibi. Bu tür figürlere özellikle “Kayıp” romanında rastlanır.



Julie Wohryzek

Çeşitli ailevi ve toplumsal sebepler yüzünden çevresine yabancılaşarak büyüdü. Ailesinin Prag’daki Alman toplumuyla kaynaşma çabaları sonucunda Alman okullarında okudu. 1889 yılında Fleischmark’ta Deutsche Knabenschule’ye gitti. Burada okurken en çok etkilendiği insanlar Fransız mürebbiye Bailly ve kahya Marie Werner oldu.1893 yılında öğrenim görmeye başladığı Avusturya Lisesi, yalnızlığını ve kendi içine kapanmasında büyük etken oldu. Kafka’nın din eğitimi yılda birkaç defa babasıyla gittiği sinagogda veriliyordu. 1893’te Altstadter Deutsche Gymnasium’a devam etti. Tutucu bir öğretim veren bu lise onun yalnızlığını ve içine kapanmasını daha da arttırdı. O yıllarda ilişki kurduğu tek insan sınıf arkadaşı olan Oskar Pollak’tır. Lise eğitimini 1901 yılında başarıyla tamamladıktan sonra Kafka, annesi ve babası tarafından Norderney ve Helgoland’a birer seyahatle ödüllendirildi. Kafka daha sonraları da despot babasının isteği gibi bir yaşam sürdürdü. Bu onun kaderiydi ve bu kader onun birçok eserine de yansıdı. Kendi kararlarını verebildiği bir yaşamdan sonra, dışarıya olan yönelimi „Dönüşüm“ eserinde olduğu gibi diğer eserlerine de açıkça yansımıştır. 1901 yılında Altstädter Gymnasium Lisesi’ni bitirdikten sonra Prag’daki Karl Ferdinand Üniversitesi‘nde kimya eğitimi almaya başladı. İki ay içinde bölüm değiştirip, 1901’de Prag Üniversitesi Hukuk Fakültesi’de girdi ama ilgisini fazlasıyla çeken Alman edebiyatını öğrenmek için bu bölümün derslerine de devam ediyordu. Buradaki dersleri arasında Alman edebiyatı ve sanat tarihi derslerini de takip etmeye başladı. Öğrenciliği sırasında öğrenci kulüplerinde okuma günleri düzenliyordu. Öğrenciliğin ilk yılında sonradan çok yakın arkadaşı olan Max Brod ve gazeteci Felix Weltsch ile tanıştı. İlk eseri olan “Bir Savaşın Tasviri” adlı öyküsünü bu yıllarda kaleme aldı. Brod sayesinde Felix Qeltsch, Oskar Baum,Gustav Janouch ve Franz Werfel gibi edebiyatçılar ile tanıştı. Beş yıllık hukuk eğitiminden sonra Albert Weber’in yanında ücretsiz hukuk stajı yapma şansını buldu ve ceza hukuku alanında ilerleme kararı aldı.




Max Brody


 Franz Kafka 1907’'de o dönemde çok ünlü olan “Assicurazioni Generali” adlı İtalyan bir sigorta şirketinde çalışmaya başladı.
1908–1912 yılları arasında siyasal ve toplumsal olaylara ilgi duymaya, sık sık önemli Çek siyaset adamlarının toplantılarına gitmeye başlamıştı. Yahudilikle ilgilenip İbranice öğrenmeye de bu yıllarda yöneldi. Max Brod ile birlikte Riva, Paris, Weimar ve İtalya gezileri yaptı. 1912 ile 1919 arasında Felice Bauer ile üç kez nişanlanmasına rağmen, onunla evlenemedi. Bu ilişkiden geriye 500’ün üstünde mektup kaldı. Bu mektuplar Kafka’nın ölümünden uzun yıllar sonra ilk kez “Felice’ye Mektuplar” adıyla 1967‘de yayınlandı.




Felice Bauer ile Franz Kafka



 Aynı yıl Amerika adlı eserinin ön taslaklarını, sonra da ilk yedi bölümünü yazdı ama bu eseri tamamlamaya ömrü yetmedi ve ölümünden üç yıl sonra arkadaşı Brod tarafından yayınlandı. 


Amerika


Kendini sürekli yorgun hisseden Franz Kafka 1913’de Riva’daki bir sanatoryuma gitti. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte çocuklarını da yanına alan kız kardeşi baba evine gelince Kafka bu evi terk etmek zorunda kaldı. Bu tarihten itibaren edebiyat çalışmaları açısından verimli bir döneme girmiş oldu.

1914 yılında Felice ile ikinci kez nişanı bozduğunda “Dava“yı yazmaktaydı. Yine aynı yıl “Ceza Sömürgesi” adlı kitabını da kaleme aldı. Dava yazılışından sonra dünya sahnesine çıkan, yurttaşlık haklarınının askıya alındığı, bir sivil itaatsizlik imasının dahi zulümle karşılandığı totaliter rejimlere dair bir öngörü ve eleştiri olarak yorumlanır çoğunlukla. Nazi Almanya'sına dair bir "önsezi" barındırdığı söylenebilir belki. Erişilmez bir otorite tarafından yöneltilen ve ne olduğu hiçbir zaman açıklanmayan bir suçlamayla karşı karşıya kalan Josef K'nın davasında, mahkemeye dinsel ya da metafizik bir otorite de atfedebilir.  
(Tanıtım Bülteninden)

Dava


I.Dünya Savaşı başlamış ancak zayıf bünyesi nedeniyle askere alınmamıştı. Bir yandan yazar olarak tanınmaya başladığı yıllardı bunlar. 1915‘te Carl Sternheim kendisine verilen Fontane Ödülü Kafka’ya aktarılmasını istedi. Yine  1915'te Dönüşüm adlı romanını kaleme almaya başlar. Romanın kahramanı Gregor Samsa, babasının iflas etmesi sonucunda yıkıma uğrayan ailesine yardım etmektedir. Karabasanlarla dolu bir gecenin sonucunda, dev bir hamam böceğine dönüşen Samsa, aile bireyleri için bir tiksinme ve utanç kaynağı olmuştur ancak insan gibi hissetmeyi ve düşünmeyi sürdürmektedir. Nihayet, bir gece kız kardeşinin çaldığı kemanın sesine kapılarak saklandığı delikten çıkar, ailesinin arasına katılmaya çalışır, ancak oradan dövülüp kovulduktan sonra, bir köşede ölüp gider. Kalıntılarının hizmetçi tarafından sanki bir çöp yığınıymışçasına süpürülüp atılmasıyla sona eren “Dönüşüm”, Kafka’nın hissettiği ümitsizlik, işe yaramama ve aile bireyleri tarafından küçümsenme duygusuna açıklık getirmektedir. Böcek Samsa bir süre utanç dolu ve anlamsız bir yaşam sürdükten sonra pis ve yalnız bir şekilde ölür. Kafka bu tür bir ölümün kendisi için de olası bir son olduğuna inanır. Gregor Samsa, babasının iflas etmesi sonucunda yıkıma uğrayan ailesine yardım etmektedir. Karabasanlarla dolu bir gecenin sonucunda, dev bir hamam böceğine dönüşen Samsa, aile bireyleri için bir tiksinme ve utanç kaynağı olmuştur ancak insan gibi hissetmeyi ve düşünmeyi sürdürmektedir. Nihayet, bir gece kız kardeşinin çaldığı kemanın sesine kapılarak saklandığı delikten çıkar, ailesinin arasına katılmaya çalışır, ancak oradan dövülüp kovulduktan sonra, bir köşede ölüp gider. Kalıntılarının hizmetçi tarafından sanki bir çöp yığınıymışçasına süpürülüp atılmasıyla sona eren “Dönüşüm”, Kafka’nın hissettiği ümitsizlik, işe yaramama ve aile bireyleri tarafından küçümsenme duygusuna açıklık getirmektedir. Böcek Samsa bir süre utanç dolu ve anlamsız bir yaşam sürdükten sonra pis ve yalnız bir şekilde ölür. Kafka bu tür bir ölümün kendisi için de olası bir son olduğuna inanır. 


Dönüşüm


Şato isimli romanını kaleme almaya başlayan Kafka, 1917'de kanlı öksürüklerle başlayan hastalığın verem olduğunu öğrenir ama yazın hayatına ara vermeden devam eder. Hastalığını biliyordu ama nişanlısından ayrılmasının psikolojik etkisi olarak yorumluyordu. 1919 yılında geçirdiği ağır gripten dolayı hastaneye kaldırılır. 


Şato







1920 yılında hayatına giren dört kadın arasında en ciddi ilişki yaşadığı Milena Jesenska ile tanışır. Milena, Kafka’nın Almanca yazdığı eserleri Çek diline çevirmek için izin isterken tanışırlar. Milena’yla mektuplaşmaları önce bir arkadaşlık gibi başlar, daha sonra tutkulu bir aşka dönüşür. Fakat Milena, Ernst Pollak isimli bir yazarla evli olduğundan bu mutsuz ve imkansız aşk Kafka’yı derin acılara sürükler.


Milena'ya Mektuplar

Milena ile birkaç kez  Prag ve Viyana’da sadece iki defa buluşurlar. Milena ile kafka iki yıl mektuplaşırlar ve sonra bu mektup aşkı sonlanır. Milena, Kafka'nın ona yazdığı bu mektupları 1939 yılında yayınlaması için yakın arkadaşı Willy Haas‘a verir ve kendisi 17 Mayıs 1944‘te Almanya‘da toplama kampında ölür.  Daha sonraki yıllarda Milena’ya Mektuplar adıyla yayınlanarak ölümsüzleştirilmiştirler bu mektuplar.
O yazışmalardan birkaç örnek vermeliyim.


"Ah Milena! Denize düşmüşüz sanki, elimizde olmadan oradan oraya sürükleniyoruz. Boğulmuyorsak, bu da kötülük olsun diyedir."

 "Seni seviyorum işte, budala. Deniz dibindeki çakıl taşı nasıl sevilip sarmalanır, ona bağlanılırsa ben de sana öyle bağlıyım."

 "Yanımda yürüyüyordun, bir düşünsene, yanımdaydın!"



Kafka, sağlığı kötüye gitmeye başlayınca 1922‘de emekliliğini ister. 1923‘de ailesinin etkisinden kaçmak ve yazmaya yoğunlaşmak için Berlin‘e taşınır.  Bu dönem Dora Diamant adlı 20 yaşında bir kızla iki yıllık kısa bir mutluluk yaşar. Gırtlağına kadar ilerleyen kanser yüzünden artık konuşma yetisini de kaybetmiştir Kafka. Hastalığı çok ilerlediği için cerrahi müdahale de yapılamaz.  Ömrünün son 6 haftasını sanatoryumda geçirir ve 3 Haziran 1924 tarihinde hayata gözlerini yumar. Kendisinden sonra ölen annesini ve babasını da -dalga geçer gibi- Kafka’nın gömüldüğü mezara defnederler. Yani Kafka öldükten sonra bile kurtulamamıştır babasından. Ölümünden sonra adına Prag'da müze açılmış, sayısız konferans düzenlenmiştir. 


Eserleri 

Yaşadığı Dönemde Yayımlanan Eserleri 



1909: Ein Damenbrevier
1909: Gespräch mit dem Beter (Dua Eden Adamla Sohbet)
1909: Gespräch mit dem Betrunkenen (Serhoşlarla Sohbet)
1909: Die Aeroplane in Brescia (Brescia’daki Uçaklar)
1912: Großer Lärm (Büyük Gürültü)
1913: Betrachtung (Gözlem)
1913: Das Urteil (Yargı)
1913: Der Heizer (Ateşçi) Amerika olarak bilinen romanın ilk bölümü
1915: Die Verwandlung (Dönüşüm)
1915: Vor dem Gesetz (Yasanın Önünde) Dava adlı romanın bir bölümü
1918: Der Mord (Cinayet); Kardeş Katili öyküsünün ilk hali (1919)
1918: Ein Landarzt (Bir Köy Hekimi) 13 öyküden oluşan bir kitap; aralarında On Bir Oğul ve Bir Akademiye Rapor öyküleri de bulunmaktadır
1919: In der Strafkolonie (Ceza Kolonisi)
1921: Der Kübelreiter
1924: Ein Hungerkünstler (Açlık Sanatçısı)



Ölümünden Sonra Yayımlanan Eserleri 



1904 – 1905: Beschreibung eines Kampfes (Bir Savaşın Tasfiri)
1907 - 1908: Hochzeitsvorbereitungen auf dem Lande (Taşrada Düğün Hazırlıkları)
1914: Erinnerungen an die Kaldabahn (Kaldabahn Hatıraları)
1914 – 1915: Der Dorfschullehrer (Köy Öğretmeni)
1915: Blumfeld, ein älterer Junggeselle
1916 – 1917: Der Gruftwächter
1916 - 1917: Die Brücke (Köprü) Brod’un Başlığı
1917: Eine Kreuzung
1917: Der Schlag ans Hoftor (Çiftlik Kapısına Vuruş) Brod’un Başlığı
1917: Der Jäger Gracchus (Avcı Gracchus) Brod’un Başlığı
1917: Beim Bau der Chinesischen Mauer (Çin Seddi’nin İnşaasında)
1917: Eine alltägliche Verwirrung Brod’un Başlığı
1917: Der Nachbar (Komşu) Brod’un Başlığı
1919: Brief an den Vater (Babaya Mektup)
1920: Heimkehr Brod’un Başlığı
1920: Die Abweisung (Geri Çevrilme)
1920: Zur Frage der Gesetze (Yasalar Sorunu Üzerine)
1920: Das Stadtwappen (Kent Arması) Brod’un Başlığı
1920: Kleine Fabel (Küçük Fabl) Brod’un Başlığı
1920: Die Truppenaushebung
1922: Forschungen eines Hundes (Bir Köpeğin Araştırmaları) Brod’un Başlığı
1922: Das Ehepaar
1922: Der Aufbruch (Gezinti)
1922: Gibs auf Brod’un Başlığı
1923 – 1924: Der Bau Brod’un Başlığı
1925: Der Prozess (Dava)
1926: Das Schloss (Şato)
1927: Der Verschollene (Amerika) İlk olarak 1912 yılında Kayıp olarak tasarlandı, fakat Brod tarafından Amerika olarak yayımlandı.



Eserlerinin Yayınlanış Süreci Ve Sonrası


Yaşadığı dönemde Kafka, geniş çevrelerce pek fazla tanınmıyordu. Kafka eğer yazdığı kısa metinlerin dışındaki eserlerin de yayımlanmasına izin verseydi, bu durumum belki daha farklı olabilirdi. Kafka ne kendi eserlerine ne de yazarlığına güveniyordu; bu güvensizlik öyle boyutlara ulaşmıştı ki; en yakın arkadaşı ve vasiyetini bıraktığı Max Brod’da yayımlamadığı eserlerini (bunlara bütün romanları da dâhildir) yakıp yok etmesini vasiyet etmiştir. 29 Kasım 1922’de araştırmalar sonucunda bulunan belgede, Kafka’nın şöyle belirttiğini görüyoruz: “Ortaya koyduğum bütün eserlerden sadece şu belirttiklerim geçerlidir. Yargı, Ateşçi, Dönüşüm, Ceza Kolonisi, Köy Hekimi; hikâyelerimden ise: Açlık Sanatı. ( Gözlem ’in bir örneğinin kalmasını istiyorum, kimse bu hikâyeyi yok etme zahmetini çekmesin, fakat onun yeni basımının olmasını da istemiyorum.) Bu belirttiğim beş kitabın ve hikâyenin geçerli olduğunu söylemem kesinlikle onların yeniden basılıp, yayımlanması anlamına gelmesin; aksine ben bu eserlerin hepsinin yakılıp yok edilmesinden yanayım. Eğer bu kitaplara ulaşmak isteyenler varsa onlara da engel olamam.“

Kafka’nın Brod'dan istediği, kitaplarının yakılıp yok edilmesiydi; fakat Brod bunu yapmadı. Bugün de Brod'un verdiği kararın doğru olduğu su götürmez bir gerçekliktir. Yapıtlarının bir bölümünü de Kafka yaşadığı dönemde bizzat yok etmiştir. Kafka ancak 2. Dünya Savaşından sonra dünyaca üne kavuşabilmiştir, önce A.B.D. ve Fransa’da, 50’li yıllarda ise Almanca konuşulan bölgelerde ünlenmiştir. 1963 yılında Prag’daki Liblice şatosunda ağırlıklı konusu yabancılaşma olan, Kafka üzerine uluslararası bir konferans düzenlenmiştir

Kafka ölümünden önce arkadaşına müsveddelerinin büyük bölümünü ortadan kaldırması için adeta yalvarmıştı. Fakat Brod, Kafka’nın vasiyetine rağmen, Kafka’nın birçok eserini ölümünden sonra yayımladı. Alman ordularının Prag’a girmelerinden kısa bir süre önce, 1939 yılında Brod, Kafka’nın müsveddelerini İsrail’e kaçırmayı başardı. 1945’de bu müsveddeleri sekreteri Ilse Ester Hoffe'ye gönderdi ve aynen şöyle yazıyordu notunda: Sevgili Hester, 1945 yılında sana Kafka’nın bana ait olan bütün el yazmanlarını ve mektuplarını gönderdim.“

Hoffe bu müsveddelerden bazılarını satın aldı, satın aldığı eserler arasında mektuplar, posta kartları, Bir Savaşın Tasviri eserinin el yazması ve Yargı” romanının el yazması bulunuyordu, bu eser 1988 yılında 3,5 milyon marka Londra’daki bir edebiyat arşivine kaldırılmıştır. Diğer el yazmalarını ise Hoffe, kızları Eva ve Ruth Hoffe'ye göndermiştir.

 Eserlerine Eleştiriler
  
Kafka’nın yapıtlarını konu ve biçim açısından edebiyat tarihinin belirli bir akımı içine yerleştirmek oldukça zordur. Dışavurumcularla benzerlik göstermekle birlikte bu akıma karşı olan çekimserliğini son anlara kadar korumuş, hiçbir dışavurumcu topluluk içerisine girmemiştir. Yapıtlarının büyük bölümü ölümünden sonra yayınlandığı için savaş sonrası yazarlarla birlikte değerlendirilen Kafka, özgün bir üslup geliştirdiği hikaye ve romanlarında sık sık bürokrasiyi, geç burjuva dönemi insanının yalnızlığını, güçsüzlüğünü, kendi kendine yabancılaşmasını, iletişimsizliğini ve boyun eğmişliğini ele alan Kafka’nın özgünlüğü, iç sıkıntısının artışını ruhbilimsel çözümlemelerle değil, gerçeği beklenmedik bir açıklamayla aydınlatarak, somut nesneleri ve gündelik ilişkileri fizik ötesi kuşkunun bir göstergesi biçiminde ele alarak çağrıştırmasından kaynaklanır.

Kafka’nın yapıtları, yalnızca insanlık durumunun genel ve örnek bir görünümünü veren “düşkırıklığıyla son bulmuş bir tasarı” olarak değerlendirilemez. O’ nun öyküleri, romanları ve güncesi aynı zamanda bir korku, sıkıntı, dehşet dünyasının yaratılmasıdır.

Görünümleriyle güven verici olan insanların ve nesnelerin oluşturduğu gündelik dünya, Kafka’da, gerçek sandığı dünyanın bir kabusa dönüştüğünü gören, korkuya kapılmış bir kahramanın gözleri önünde gizemli tehditlerle, anlaşılması güç güvensizliklerle dolar.  Çevreye yabancılaşma duygusunu ilk kez, hukuk danışmanı olarak çalıştığı sigorta şirketinde büro danışmanlığından sıkıldığı, kendini sigorta şirketine yabancı görmeye başladığı yıllarda kaleme aldığı Taşrada Düğün Hazırlıkları adlı eserinde işlemiştir. Hikayenin kahramanı Raban, iş yaşamının sorumlulukları altında ezilir, sevgi görememekten ve dost bulamamaktan yakınır.
İnsanın çevreye yabancılaşmasını gözler önüne seren ikinci yapıtı, bir sabah yatağından böcek olarak uyanan ve böcek olmakla alışageldiği şeylerden kopup yepyeni bir konuma giren Samsa’yı anlatığı “Değişim’dir. Bu hikayeden beş yıl sonra yazdığı Bir Akademiye Rapor’da ise insan kimliğine sahip olduktan sonra geriye dönüm maymun kimliğine bürünemeyen bir maymunun yaşamını anlatır. Kafka’nın üç büyük romanından biri olan Amerika öbür iki romanının tersine karamsar olmayan, mutlu bir hava yansıtır. İlk kez 1912’de taslakları, sonra da ilk yedi bölümü yazılan romanın birinci bölümü Kafka’nın yaşadığı yıllarda Yitik adıyla basıldıysa da tamamlanamayan romanın diğer bölümleri, yazarın ölümünden sonra Amerika adıyla Max Brod tarafından yayınlatılmıştır.
Olay örgüsü arasında sıkı bağ bulunmayan bir dizi sahnenin ard arda dizilmesiyle oluşan Dava adlı romanın ana temasını savaş oluşturur. Tüm roman, anımsadığı bir suçu olmamasına karşın, bir sabah tanımadığı kişilerce durup dururken tutuklanan K.’nın kedini savunma çabasıyla geçer. Romanın özü, sonda yer alan ve tek başına da yayınlanmış olan Kanun Önünde adlı hikayede belirir. Daha daha sonraki yıllarda Andre Gide ve Jean Louis Barrault tarafından tiyatroya uyarlanmıştır. Aynı yıl yazdığı Ceza Sömürgesi adlı öyküsü suç durumunu işlemesi açısından yine Dava ile ilişkilendirilir.



Eserlerinden Alıntılar

“Doğru yol gergin bir ip boyunca ilerler; yükseğe değil, yerin az üzerine çekilmiştir ip. Üzerinde ilerlemekten çok insanı çelmelemek için çekilmiş gibidir.”
“Özgür ve yeryüzünde kendini güvende duyumsayan bir yurttaştır 0, dünyanın her yerine erişmesini sağlayacak uzunlukta bir zincire bağlıdır çünkü nedir, hiçbir şeyin onu yeryüzünün sınırlanandan öteye sürüklemesine izin vermeyecek uzunluktadır zincir. Fakat aynı anda, özgür ve gökyüzünde kendini güvenlikte duyumsayan bir yurttaştır 0, çünkü ilkinin benzeri, göksel bir zincire de bağlıdır. Yeryüzüne inmeye çalışınca göksel zincirin tasması asılı tutar onu, gökyüzüne çıkmaya mı kalkıştı, bu kez yeryüzü zinciri tutar. Ne var, tüm bunlara rağmen, elinde tüm olanaklar vardır ve 0, bunun ayırdındadır; giderek bu zincirlenişi, zincirle ilk tanışmasındaki hatasına bağlamayı yadsır.”
“Yok, edilmez bir tek şeydir; her insan tek başına bu yok edilmezdir; beri yandan, bütün insanlarda ortak özelliktir yok edilmez; dolayısıyla, insanları birbirine bağlayan eşsiz bir bağ bulunmaktadır.”
“Bir noktadan sonra vazgeçmek olanaksızdır. Erişilmesi gereken nokta da, orasıdır.”
“Bir elma, bir diğerinden değişik görünümlere sahip olabilir: Kafasını uzatıp masanın üzerindeki elmayı görmeye çalışan çocuğun görüşü ve bunun yanında, hiç sakınmasız, elmayı yanındakine verebilen evin efendisinin ki.”
“Siperler sonsuz olsa da kurtuluş yolu tektir. Yinede kurtuluş olasılıkları siper sayısı denli çoktur.”
“Kötü davranmak bizden istenir; iyi davranmak ise, zaten içimizdedir.”
“İyi, bir yanıyla rahatsız edicidir.”
“Var olan sahip oluş değildir, sadece oluş, nefesini teslim etmeyi, boğulup gitmeyi uman oluştur.”
“Sahip olabildiklerin var, ne yazık ki, kendi varlığın yok iddiasına savunma olarak titriyorsun ve yüreğin atıp duruyor sadece.”
“Yol sonsuzdur, ne kısaltabilir ne de uzunluğuna yeni metreler ekleyebilirsiniz, yine de herkes çocuk kadar elini kullanarak ölçmeye çalışır onu. ”İlerlemen gereken yol, gerçekten de bu karış kadardır, senin hakkındır bu.”
“İlerleme düşüncesine inanmak, gerçekten ilerlendiğine inanmayı gerektirmez. İnanabilmek için yetersiz olurdu bu.”
“Olgular evreninin dışındaki şeyler için, dil ancak ima edebilir, nedir, az çok kesinlik taşımasa bile, asla kıyas yapamaz; çünkü, dil, olgular evreninde kaldığı sürece, mülkiyet ilişkilerini anlatır sadece.”
“Sanat, Gerçek’in gözümüzü almasıdır: Geriye kaçan hilkat garibesi maskelere düşen ışıktır gerçek, ondan ötesi değil.”
“Ruh, payanda olmaktan kurtulunca özgürleşebilir ancak.”
“Yanıltmaktan başka bir şey bilebilmen mümkün mü? Yanıltma ortadan kaldırılsa da, geri dönüp o noktaya bir kez daha bakmamalısın, bakarsan bir tuz sütununa dönersin.”
“Evden çıkman, uzaklaşman gereksiz. Masanda otur ve söyleyeceklerimi dinle. Dinlemesen de olur, beklemen yeterli.”
Ve son olarak, ruhbilim.”

Cemal Süreya'dan Kafka Şiiri 
Bir mezarın doğurduğu iştahlı bir çocuktur Anadolu şiiri
Ey şiir arayıcısı ey esrik kişi
 Şu son dönemecini de aşınca gecenin
Doğacak gün artık gündüze ilişkin değil
Bu ağartı ancak yürekle karşılanabilir
Bütün iş orda işte, ordan usturuplu geçmesini bil
Tutsaksan ellerin sıvışır gider zincirlerinden
Ve balyozla vursalar mısralarına
Soylu bir demir sesi yükselir
Soylu büyük ve mavi bir demir sesi
Ellerim gece yatısına çağrılmış
 Ve
Telaşsız görünmeye çalışan bir Kafka gibi

Yüzüm giyotine abone

KAYNAKÇA