12 Aralık 2015 Cumartesi

Ah be Oğuz ağbi


Ah be albayım derdin oğuz ağbi
Kabuslarda yaşıyorum derdin 
Ben de kabuslarda yaşardım 
Cehennemi yüreğimde taşırdım 

Enseyi karartırdım mütemadiyen 
Herşey güzel olacak derdin 
Yaşam denen tek sahnelik 
Çok kişilikli oyun derdin 
Korkardım karanlığın dokusundan 
Yüreğinde ağırlar 
Bana masallar anlatırdın
Kanardı çocuk yerlerim 
Öperdin düşlerimden geçerdi
Sevdalanır üzülürdüm bazan 
Hıçkırıklarla omuzunda ağlardım 
Gözyaşlarımdan kolye yapar 
Sevdamın boynuna takardın 
Kaybolduğum yaşanmamışlıklarda 
Anlamlar bazı kelimelere sığmazdı
Sen mana katardın varlığıma 
Sonsuza uzanan yalnızlıkta 
Yaşam bulurdum acılarında 
Tutunamayanlar vücut bulurdu 
Dilek tutardık ışığında 
Büyük saatin gölgesinde 
Turgutum özbenimle
Yıldızları sayardık albayıma 

Ah be oğuz ağbi 
Alacağın olsun 
Hüzün derdin kanatları kırık 
Umut derdin karanlığa düşmüş 
Ah be oğuz ağbi bilmez miydin 
Bir sen olursan güzel olur
Sevda bezeli sözlerim 
Bir sen olursan bulurum 
Zamana yenik benliğimi 

Huzur içinde yat Oğuz Ağbi...
( 12 Ekim 1934 - 13 Aralık 1977 )

   




9 Aralık 2015 Çarşamba

Denemeler - 3

F.Nietzsche der ki; 
"İnsan da ağaca benzer, ne kadar yükseğe ve ışığa çıkmak isterse, o kadar yaman kök salar yere, aşağılara, karanlıklara, derinliğe, kötülüğe."

Bir tasavvuf erbabı, Nihilist bir düşünür ya da Tibetli bir Guru da olsa her bilgenin ortak noktası işte bu idealler peşinde harcanan insan portresine olan eleştiridir. İnsana dair yapılmış en önemli eleştirilerden biri işte budur . İnsanlık tarihinin hep bu arşa değme arzusundan yok oluşlara meydan vermesinedir yani. İnsanlık; tutkularına arzularına ve hırslarına bağlandıkça ve yükselme tutkusuyla saldırdıkça, derinleşen ifrit nefesini soluyor. İnsanlık; omuzlarının üzerinde yücelttiği medeniyeti dizlerinin üzerinde can verirken izliyor. İnsanlık; kutsadığın ve uğruna can verdiğin idealler zamanın akışında çer çöp oluyor. 



İnternet'te bu fotoğrafa denk gelmiştim. Görsel iletişimin kudreti ön plana çıkıyor. Ego-Eco sorunsalı insanın doğaya olan baş kaldırışı resim üzerinden bunu biraz yorumlayalım.

Evvela bu cümleleri okurken bile, toprağa yürüdüğünü hatırlamalı insan. Hatırlamalı ki yeniden doğabilsin bir kelebeğin kanatlarında. Tomurcuk açıp sevgi olup can bulsun bir aşığın yüreğinde. 

Bir soru sorarak giriş yapalım. İnsan nedir mesela ? 
 Doğayı yani evini, beton hapishaneler yapmak için yok edene denir insan. Sen onlar gibi olma sayın insan. Ağla bir iğdenin dibinde yaprakları ile silsin yaşlarını. Okşasın derin huşuyla doğa ana saçlarını.

Bugün ki sözüm ona modern şehir ve yapıların tamamının estetik  zevkten mahrum  ve tekdüze olması da bu üstünlük duygusunun bir tezahürü olduğu kanısındayım. 
Doğaya meydan okuyan, onu öteleyip, kendi yapay dünyasına hapsolmaya medeniyet demek aptallıktır kanımca. Asırlık düzeni betonarme yapmacıklığa tercih etmek akıl karı bir iş değildir. Zaman göreceli derler ya insan anlamalı ve farkına varmalı. Zaman özüne dönersen akar yatağında.
İnsan ayağa kalkmak için düşmeyi, yükselebilmek için alçalmayı ve derinlerinde ki kendini keşfetmelidir. Ne kadar yükselirse yükselsin derinlerinde saklı olan karanlığı keşfetmeli. İnsan karanlıktan neden korkar sorusu da burada sorulmalı belki de. Benim görüşüme paralel olan bu görüşte ki ayrık nokta aslında karanlığın bireyde olmaması ve yüksek idealler uğruna, habis amaçların içselleştirilmesi olarak da yorumlanabilir.
 
Bütün yorumlar her halükarda aynı noktaya değinir. İnsanlığın ideal ve amaçlar uğruna içinde yarattığı karanlığa düşmesi ve bunun uğruna yaşamını bile feda edebilmesi.  


İnsanlık modern dünyanın süs hayvanı. Sert bir tanımlama oldu, üzgünüm belki de değilim. Tanrıya küfredip, teknolojiye tamah ve biat etmelerine üzülüyorum diyemem. Anlaşılması zor bir tepki değil bu. Yeşilin yeri uçsuz bucaksız ormanlar yerine timsah derisi cüzdanlar olmuşsa, küfür etmem bile bu vahamete anlam kazandırmak olur.  İnsanlığın koka kola içip, popülist film ve programları izleyip reklamlarda gözüne sokulan katkı maddeli ürünleri ağzı sulanarak ve içlenerek izlemesidir medeniyet. Doğayla ahenkle yaşayan insan meyveyi dalından yiyip, canlılarla ortak bir iletişim dili oluşturarak yaşıyorken, şehirlerde çarık çürük meyvelere bile nice paralar ödeyip, yarı aç yarı tok yaşamaya tamah edemem. Şehirlerde evcil diye tabir edilen canlılarla bile iletişim kuramazken, doğaya hükmettiğimiz gibi deli saçması savları kabullenemem
. Bir de üstelik modern(!) insan bunlarla da yetinmiyor onca fiziksel ve zihinsel uğraş varken, diğer canlıları sözde ilkel olan ataları gibi öldürüyor ve buna spor diye kılıf uyduruyor. Hadi onları anlarım. Yaşamak için her organizma gibi yemeye ihtiyaç duydular ve ihtiyacı olanı avladılar. Peki siz ne oldunuz da modern diyorsunuz kendinize. 
Her gün borsacı ve bankacıların avladığı insanlar hangi ihtiyacı karşılamak içindi.  Doğa vahşi, kızıl derili diye yaftaladığınız yerli amerikalılar vahşi ama medeniyet dediğiniz lağım çukurları dünyanın merkezi öyle mi ?


Albert Camus'un bir sözü aklıma geldi.
"İnsanı savunuyorum, çünkü düştüğünü gördüm."
İnsanlık İkarus gibi düştü gökten. En başta dediğim gibi arşa değme tutkusu insanlığı meczup bir yığın haline getirdi.
Peki reçetesi nedir ?
Reçetesi insandır.
 Toprağı koklayın bir, eğer asfalttan kaldıysa geriye tek parça.
Buram buram hayat kokmuyor mu ?
Gökyüzünü seyredin, eğer betonlardan görebilme şansına sahip olursanız.
Hiçbir sınır görebiliyor musunuz ?
Ülkeler, ırklar ve dinlerin ortak ögesi olan doğa ve insandır. Diğer bütün sınırlar zihinlerde çizilir. Sınırları kaldırmak istiyorsanız. Sınırları zihninizde kaldırarak başlayın. Ön yargılar hastalıktır belki de en kötüsü. Bunları aşın. 
En kudretli insan kendi sınırlarını aşabilen insandır.
 Hayat onu ne denli görürseniz size nimetlerini sunar. Toprağın kokusunda doğaya ve yaprakların hışırtısına kollarınızı açın. Asırlık ninnisinde doğa ananın tekamülün büyüsünü bulun.
Yalnızlıkla Kalın...






5 Aralık 2015 Cumartesi

Denemeler - 2



Ömür dediğin üç gündür,
Dün geçti yarın meçhuldür,
O halde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür.

Can Yücel

Can Yücel'in bu sözü zaman mefhumu hakkında sürekli olarak düşünmeme ve fikir yürütmeme sebep olmuştur. Zaman nedir ya da nasıl açıklanabilir gibi sorular aklımı tırmalar durur. Albert Einstein'ın Görelilik Kuramı nazarında gelişen zamanda yolculuk ya da zamanın yapısı gibi konularda sayısız kitap ve makale okudum ama şu sözdeki derin algıyı hiçbirinde bulamadım. Basit ama açıklayıcı Einstein e=mc2  

Hepimizin bu söz hakkında ki düşünceleri ve çıkarımları aşağı yukarı aynıdır. Bu kalıp düşünceyi yıkıp yeni bir düşünce üretmekle uğraşmaz var olan ile yetiniriz.

Yeni bir konuya geçeyim. Bazı hikayelere başlarken sonunu tahayyül edemez ya insan. O duyguyu iyi bilirim.

Rüya da uçurumdan düşen insanın uyanma çabası, rüyada olduğunu bilmesindendir. Ya bilmese ne olurdu diye düşünürüm. İnsan kaçış noktalarına bakmalı. Kaçtığı yerler onu gerçekliğe bağlar ya da onun gibi bir şey. Gerçeklik algımı kaybettiğim günden beri bu soruların yaptığı akli ihtilalin yıkım ve sonuçlarını tahayyül edemiyorum. Delirmek gerçekliğe vurulmuş bir tokattır. Öyle delirmeli ki gerçeklik duvarları paramparça olmalı. Zarifoğlu'nun deyimiyle çilemeli insan. Çilemeli korkularından, yalanlardan ve diğer gerçeklik safsatası palavralardan çilemeli. Benim için ise gerçeği anlatmak gerçekliğe yumruk atmaktır. Nietzsche der ki ; Ebedi gerçeklik olmadığı gibi, mutlak doğru da yoktur. Gerçeklik hakikatin perdesidir.  Gerçeklik sıradan düşüncelerin aynasıdır. Ben gerçeği umuyorum ve arıyorum. Hakikat için ışıldaması gereken gözler, karanlığının izbelerinde mum ışığına bile muhtaçsa delirmek sıradanlığa da susmuşluğa  karşı benim kutsal savaşım olarak addedip kendi cephemde savaşıyorum. Gerçekliği kendi silahımla yani kalemimle yaralıyorum. Bana sunulanı tamahkarca kabul etmiyorum. Perde arkasını aralıyorum. 
Sonuç olarak, edebiyat 'marangozluk'tan farklı değildir. İkisi de gerçekle uğraşmaktır ve o da işlemek için odun kadar sert bir malzemedir(G.G.Marquez).
 Beynimde bir ses var hiç susmayan. Ne de olsa benim aklımda yadırgamıyorum. Arada Oğuz Atay gibi beynimi yıllık izne çıkarmak istesem de, diğer sesle sabahlara kadar konuşuyorum. Gerçeklikten kopuyorum kendi gerçeklerimi yaşıyorum. Delirmek iyidir bence. Çünkü yalnızlık çeken insana yoldaş olan kendisi olur. Kendin pişir kendin ye misali.
Neyse seslerle uğraşmak yordu beni bir dahaki yazıya kadar, 
Yalnızlıkla Kalın...


18 Kasım 2015 Çarşamba

Nejat Uygur'un Anısına

Mevsimler, yıllar geçiyor duraksız. Zaman mefhumu kayboluyor amansız. Nejat Usta'yı kaybedeli 2 yıl olmuş. Sanki daha dün ayrıldı aramızdan. Sanki zaman o gün durdu. Gülmek eylemi amacını yitirdi. Sonsuza intikalinin 2. yılında yüzümüzde ki gülümsemenin sebebi, 
Nejat Uygur'u saygı ve özlemle anıyorum.



Nejat UYGUR (10 Ağustos 1927 - 18 Kasım 2013)
    O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler demirin tuncuna insanın piçine kaldık. . .

    Yaşar Kemal







16 Kasım 2015 Pazartesi

Tüyap Kitap Fuarından Enstantaneler


Bu senede yine Tüyap Kitap Fuarına katıldım. Mehmet Mirioğlu ve Nihat Genç ile fotoğraf çekildim ve kitaplarını imzalatma şansına nail oldum. Murat Menteş, Erdoğan Aydın, Onur Öymen gibi yazarlar da tanışma ve kitaplarını imzalatma şansını yakaladım.


Nihat Genç - İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı?


Erdoğan Aydın - İslamiyetin Ekonomi Politiği

Yeni yazım Denemeler - 2 yazım aşamasında birkaç gün içinde yayında olacak .
Esenle kalın.

6 Kasım 2015 Cuma

Sherlock Holmes ve Çıkarım Sanatı




Arthur Ignatius Conan Doyle, (22 Mayıs 1859 – 7 Temmuz 1930) 22 Mayıs 1859’da İskoçya’nın başkenti Edinburgh’da doğar. Henüz dokuz yaşındayken ailesi tarafından Katolik okuluna gönderilir. 16 yaşında Hıristiyanlığı reddedip agnostik olduğunu açıklar ve okulu bırakır. Hayatının bu en keskin döneminde dönemin yükselen pozitivist ekolüne uyarak, Edinburgh Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni seçer. Keza Sherlock Holmes bu pozitivist  etkinin bir sonucudur. mezun olduktan sonra Doyle bir süre gemi hekimliği yapar, yolculuklar sırasında bilgisini ve görgüsünü arttırır. Dönüşte 1882’de Plymouth kentinde muayenehane açar. Ancak bir sorun vardı. Kimse kendisine muayene için gelmiyordu. O kadar çok boş vakti vardı ki ufak öyküler ve hikayeler yazmaya başladı. O dönemde kalemi elinden düşürmeyen Doyle, 1887’de Kızıl Dosya (A Study in Scarlet) adlı ilk Sherlock Holmes romanını yazar ve Sherlock Holmes efsanesi yaratır. Dedektif üniversitedeki profesörlerinden Joseph Bell’i andırıyordu. Hatta yazar Rudyard Kipling bu benzerliği yakalayacak ve Doyle’u kutlarken “Acaba bu karakter arkadaşım Joe olabilir mi?” diye sorar ve haklı çıkar. Gerçek Sherlock Holmes, Joseph Bell isimli bir hekim ve tıp fakültesi öğretim üyesidir. Conan Doyle, tıp fakültesinde okurken kendisinden ders alır. Elbette Joseph Bell dedektif değildir, ancak hastalıkları teşhis ederken kullandığı yöntemler, bir dedektifin kullanabileceklerine oldukça uyar. Yazar, bu öğretim üyesinden çok etkilenir ve meşhur karakterini ondan ilham alarak kurar.
Joseph Bell’in insanları incelemeyi çok sevdiği, detayları çok kolay yakaladığı ve coğrafyasının kuvvetli olduğu bilinir. Mesela İskoçya’daki bir golf sahasının dinleme odasında, 2 yaşlı golfçünün Blackheath isimli İngiliz kasabasının yakınlarındaki bir köyün tam yeri ile ilgili tartıştığını duyar. Hemen tartışmaya girer ve odadaki 4. bir kişiye sorabileceklerini söyler. Neticede o kişiye sorar ve cevabı öğrenirler.
Tartışma bittikten ve yaşlılar odadan ayrıldıktan sonra, cevabı veren adam, Bell’e, neden kendisine danışılmasını istediğini sorar. Bell şöyle cevap verir:
“Sabah golf sahasında atış yaparken sol ayağınızın üzerinde döndüğünüzü gördüm. Bu hatayı, golfü çocukluklarında öğrenenler yaparlar. Konuşmanızdan da İngiliz olduğunuz anlaşılıyordu. İngiltere’de golfün 40 yıl önce öğretilebileceği neredeyse tek yer Blackheath’dır. Bu sebeple çevresini iyi bilebileceğinizi düşündüm.”
Hikayenin ne kadar doğru olduğu bilinmez, ancak Bell’in tıp fakültesindeki öğrencilerine de bu tarz yaklaşımlar öğrettiği anlatılır. Bir bakışta hastanın yaşadığı yeri, ne iş yaptığını vs. tahmin edebildiği söylenir. Eh küle bakarak tütün cinsini ayırt etmeyi başarabilen bir dedektif de, ancak böyle birisinden ilham alınarak hazırlanmış olabilir.
Arthur Conan Doyle’un öğretmeninden fazlasıyla etkilendiği aşikardır. Nitekim kendisine gönderdiği 1892 tarihli bir mektupta şunları yazar:
“Holmes’un analitik çalışmasının, sizin hasta servislerinde yaptıklarınızın abartılmadan aktarılması olduğunu düşünüyorum. Öğrettiğinizi duyduğum çatışma, sonuç çıkarma ve inceleme yöntemlerinin çevresinde, işleri gittiği yere kadar – bazen daha da fazla – zorlamaya çalışan bir adam bina etmeye çalıştım.”
Holmes karakteri ile ilgili düşünceleri sorulduğunda; Bell, örnek alınmasının kendisini sevindirdiğini saklamaz. Ancak Doyle’un bu “hayali deha”sının, çok küçük bir şeyin örnek alınarak çok abartılmasının sonucunda ortaya çıktığını söyler.
Yine de Doyle bu yaklaşımı kabul etmez ve otobiyografisinde “Hikayedeki bir karakterin deha olduğunu söylemek yetmez.” der.


“Okuyucular örnekler görmek isterler. Bell’in bize servislerde her gün verdiği gibi örnekler.”
"Eski hocam Joe Bell’i, onun kartal yüzünü, kullandığı acayip yöntemleri, detayları farketmedeki tüyler ürpertici becerisini düşündüm. Eğer bir dedektif olsaydı, kesinlikle bu çok etkileyici ama düzensiz iş dalının, gerçek bir bilim dalı haline gelmesini sağlardı." 
Arthur Conan Doyle, otobiyografisinden

Modern çağdaki ilk dedektiflik tiplemesi Dupin olup şair Edgar Allan Poe’nun Morgue sokağında cinayet adı 1841 yılında yazdığı kitabında adı geçen tiplemedir. Daha sonra 1842 Maria Roget’in Esrarı ve 1844 yılında yazdığı Çalınan mektup adlı eserlerinde de aynı karakterden söz etmektedir. Poe’nun yarattığı Dupin süper güçlü, gözlemleri kuvvetli ve suçları çözme konusunda usta biridir. Suç hikayelerinde çığır açan karakter, Dedektif Sherlock Holmes ve Profesör Challenger’a da ilham kaynağı olmuştur.  Sherlock ilk zamanlarda pek ilgi çekmese de, zamanla sevilir. Ama Doyle, Holmes’ü hiç sevmiyordu. Hatta Bundan yüzyıl sonra hâlâ Sherlock Holmes’ü yaratan adam olarak anılırsam, kendimi başarısız sayarım! der. Ondan kurtulmak için yayınevlerinden inanılmaz ücretler bile ister; bu istekleri kabul bile edilir. Kasım 1891’de annesine Holmes’u öldürmeyi düşündüğünden bahsedince Sana nasıl uyuyorsa öyle yap, ama insanlar bunu pek hoş karşılamayacaktır! yanıtını alacak. Annesi haklıdır lakin Doyle 1893’te, SonGörev’de Holmes’ü düşmanı Moriarty ile Reichenbach Şelalesi‘nden düşürüp öldürür peki mutlu olur mu? Hayır. Doyle’u sadist, katil ve vatan haini olmakla suçlarlar, İngiltere’de ulusal yas ilan edilir hatta Kraliyet Ailesi bile Holmes’ün ölmemesi gerektiğini bizzat yazılı bir not ile bildirir. Mecbur kalan Doyle, Holmes’ü Boş Ev Macerası isimli hikâyede yeniden hayata döndürür. Dedektif düşmanlarından kaçabilmek ve saklanabilmek için kendini ölmüş gibi göstermiştir Böylece Holmes ancak Birinci Dünya Savaşı‘nda ölürken geriye onun maceralarından oluşan dört roman ve beşi 56 kısa hikâyeden oluşan dokuz eser bırakır. Bunların dışında yazmış olduğu diğer eserler arasında bilim kurgu, tarihi kitaplar, oyunlar, şiirler ve kurgu dışı düz yazılar vardır.
Peki Sherlock Holmes kimdir? Sherlock Holmes, savaş gazisi ortağı Doktor Watson ile Londra'da hayali 221 Baker Sokak'da yaşamaktadır. Dr. Watson, bu kurgudaki en önemli yere sahiptir çünkü yazarın okuyucuya anlatmak istedikleri onun Sherlock Holmes'e sorduğu sorular sayesinde ortaya çıkar. Holmes, hem onu kıskanan hem de ona hayranlık duyan ve asla olay çözmeyi beceremeyen Scotland Yard dedektifleri tarafından ya da Baker Sokak'taki evine gelen müşteriler tarafından yardıma çağrılır. Dr. John Watson, Sherlock Holmes ile "Kızıl Dosya" macerasının başında karşılaşır. Afganistan'dan dönen Watson, bir ev arkadaşı arayan Holmes'le tanıştırılır. İlk başlarda Holmes'un gözlem ve çıkarım yeteneklerini göz ardı eden Watson, sonraları bu yetenekleri büyük hayranlık ve güven duymaya başlar. Watson, Sherlock Holmes'un 23 yıllık kariyerinin 17 yılını kaleme almıştır. Yazdığı hikâyelerin birçoğu Holmes tarafından, aşırı duygusal ve sansasyonel olmakla eleştirilir. Çünkü, Holmes'e göre duygusal şeyler, düzgün muhakemenin düşmanıdır. İnsan ilişkilerinde oldukça mesafeli ve soğuk olan Holmes'un, Dr. Watson'a büyük bir sevgi ve önem verdiği görülür. "Üç Garrideb" hikâyesinde, karmaşa sırasında Watson'ı vuran hırsızı, kanını akıtacak kadar sert biçimde hırpalamış ve "Eğer Watson'ı öldürseydin, bu odadan canlı çıkamazdın." diyecek kadar da hassasiyet ve öfke göstermiştir. Holmes, genellikle kendisini ' yüksek işlevli sosyopat' olarak adlandırmaktadır. Kendi dönemi için oldukça bohem bir adamdır, garip zevkleri de vardır ve aynı zamanda bipolar kişiliğe sahiptir. Morfin ve kokain kullanır ve bunları evdeki garip yerlere koyar, usta bir eskrimcidir, çok iyi keman çalar. 
Hikayelerinde genel olarak kadınlara ilgi ve güven duymayan Holmes'un takdir ve hayranlık duyduğu tek kadın Irene Adler'dır. New Jersey doğumlu bir opera sanatçısı olan Adler, ilk olarak "Bohemya'da Skandal" öyküsünde karşımıza çıkar. Oldukça zeki ve kurnaz bir dişi imgesi çizen Irene Adler, Holmes'u altedebilen tek kadındır. Watson, Adler'ı anlatırken onun Holmes'un zihnindeki "tek" kadın olduğunu vurgular. Bu tanım, okuyucular ve takipçi yazarlar tarafından çoğu zaman romantik bir ilgi olarak algılanır. Ancak yine Watson'ın bir sözü, Holmes'un kadınlara olan ilgisizliğini ortaya koyar. "Holmes, Babbage'ın hesap makinesi kadar insandışı ve aşık olmaya da aynı oranda uzaktır."
Yunan Tercüman Hikayesinde, Holmes'ün bir ağabeyi olduğu ortaya çıkar. Mycroft'un, Britanya Hükümetinde oldukça özel bir görevi bulunur. Kardeşinin tanımıyla, kendisininkinden de üstün gözlem yetenekleri olan Mycroft, hükûmetin tüm çıkarımlarını analiz ederek en uygun hamleyi belirten bir "bilgi bankası" görevi görür. 
Her kahraman gibi, Sherlock Holmes'un da bir ezeli düşmanı vardır. James Moriarty, varlıklı bir ailenin üstün matematik zekasına sahip oğludur. "Astreoid Dinamikleri" üzerine yazdığı tez o kadar saf bir matematik zekasıyla kaleme alınmıştır ki, Avrupa'da yazıyı eleştirecek kapasitede bir eleştirmen bulunmadığı söylenir. Ancak Moriarty'nin kanında onu suça çeken bir şeyler vardır. Tüm İngiltere'yi kapsayan bir suç ağının başında olduğu söylenir. Holmes, onun için "Suçun Napolyonu" tabirini kullanır. Holmes, ayrıca gündelik, ilişkisiz görünen suçlarda, Moriarty'nin izlerini bulur. Moriarty, Sherlock Holmes efsanesinin Arthur Conan Doyle'u tamamen sardığı bir dönemde oluşmuştur. Doyle, Moriarty'yi Holmes'un kötü bir versiyonu olarak tasarlamış ve Holmes'un yenmek için kendini feda edeceği bir düşman olarak öne sürmüştür. "Son Dava" hikâyesinde Holmes, Moriarty'yi yenecek olursa, artık hiçbir suçun, hiçbir suçlunun ilgisini çekmeyeceğini, Moriarty'nin karşılaşabileceği en büyük rakip olduğunu söyler. Bu yolla Doyle, Holmes'un Reichenbach'daki ölümünü haklı bir tür fedakarlık ve tek amacı olan bir yaşamın gururlu sonu olarak resmetmenin yolunu hazırlamıştır.
Yazar Doyle, Holmes karakterini yaratırken dönemin ünlü doktorlarından Profesör Joseph Bell'i kendisine örnek almıştır. Bell, Sherlock Holmes maceralarında sıkça karşılaşılan gözlemleme yöntemini hastalarıyla ilgili bilgi sahibi olmak için kullanır ve bu yöntemi tıp öğrencilerine öğretirdi.Holmes, işiyle ilgili olmayan hiçbir konuya ilgi duymaz, işine yarar diye sosyete haberlerini takip eder ama Dr. Watson'ın Holmes'ün politika bilgisine verdiği not on üzerinden sıfırdır. Hatta bu konuda abartıya kaçıp, "dünyanın güneş etrafında döndüğünü bilmek işime yaramıyorsa, neden bu bilgiyi kafamda tutayım ki" dahi diyebilmiştir.
Olayları gözlem yoluyla çözmesi ile ünlüdür. Tümdengelim yöntemini çok iyi kullanmaktadır, sorduğu soruların cevaplarının birbiriyle tutarlı bir bütün oluşturmasına dikkat eder; bunun yanı sıra kendi kendine yaptığı laboratuvar araştırmaları sonucunda elde ettiği bilgileri tekil olaylara uygular ve sigara izmaritlerinden, el yazılarından, ayak izlerinden, ve her türlü bilgi kırıntısından sonuca ulaşır. 
Artık Sherlock Holmes hakkında belirli fikre sahip olduğumuza göre gelelim ünlü çıkarım sanatına.
Arthur Conan Doyle Holmes'ün çıkarım yapma sanatını ana hatlarıyla 8 madde de özetlemiştir. 
1. Kendini Gözlemleme 
Kendinizi mümkün oldukça tanımaya çalışın. Yaptığınız işlerin fiziksel yansımalarını bunların zamanla var olan değişimlerini takip edin. Örneğin; işiniz gereği çok yürüyorsanız bunun bacak kaslarınıza etkisi yada çok yazıyorsanız bu durumun ellerinize ve parmaklarınıza etkisi gibi. Bunun yanında olaylar karşısında psikolojik olarak gösterdiğiniz refleksleri de iyi gözlemleyin çünkü doğru gözlem de ilk şart kendini iyi tanımaktır.
2. Eşyaları Gözlemleme
İlk aşamadan sonra kendini belirli ölçülerde tanıyan siz için, sahip olunan ve günlük hayatta sürekli kullanılan eşyaları tanıma sırası gelir. Örneğin; Cep telefonunuzun ortalama kullanım süresi yada giydiğiniz kıyafetleriniz kumaş yapısı gibi. Böylelikle eşyalarınızı daha yararlı kullanmayı da öğrenmiş olursunuz.
3. Evinizi ve Yaşadığınız Bölgeyi Tanıma
Kendi niteliklerinize hakim olduğunuz da sıra dış dünyayı tanımaya gelir. Doğru gözlemin ilk şartı bulunulan mekanı iyi tanımak ve detaylarına hakim olmaktan geçer. Gözlem konusunda pratik için ise en uygun yer hali hazırda yaşadığınız evinizdir. Evinizde ki duvarların boyası, tavanın yüksekliği kirişlerin çapları gibi detaylar örnek olarak verilebilir. Sadece evin içinde değil çevresinde de bu gözlemler yapılabilir. Örneğin; sürekli kullandığınız güzergah üzerinde ki binaların renkleri yada dükkanların isimleri gibi.Bu yolla aslında detayların ne denli aşikar olduğunu fark etmiş olursunuz. Sherlock Holmes; içinde bulunulan mekanı iyi gözlemlemenin önemini şu sözleriyle vurgular.
"Bir şeyi saklamanın en iyi yolu, onu herkesin görebileceği bir yere koymaktır".
4. Ailenizi ve Arkadaş Çevrenizi Tanıma
Artık sıra günlük hayatta sürekli iletişim de bulunduğunuz aile ve sosyal çevrenize geldi. Kendi üzerimizde gözlemlediğiniz detayları onlarda da gözlemlemeye çalışın. Jest, mimik ve retorik yönden inceleyin. Kesinlikle çevreniz hakkında aslında hiç dikkat etmediğiniz bir çok detay olduğunu fark edeceksiniz.
5. Takip ettiğiniz dizi ve filmleri tanıma
Gündelik hayatta takip etmekte olduğunuz televizyon dizilerini ve filmleri senaryonun akışına kapılmadan olayın içinde gözlemleye çalışın. Karakterleri, müzikleri, replikleri detaylıca irdeleyin. Ve düzenli not alın.
6. Düzenli ve Küçük Alıştırmalar Yapma
İyi bir gözlem yeteneğine sahip olmak elbette bir günde sahip olabileceğiniz bir vasıf değildir. Bundan dolayı kendinizi gereksiz ayrıntılara boğmadan veya zaman yönetimi sıkıntısı yaşamadan için küçük çaplı alıştırmalar ile başlayın ve bunu düzenli olarak geliştirin. Bu merhalenin her evresinde kendinizde ki gelişimi siz de açıkça fark edeceksiniz.
7. Küçük Ayrıntılara Odaklanma
Sherlock Holmes der ki; Bir suçu çözmenin ilk prensiplerinden biri, her ne kadar önemsiz gibi görünse de hiçbir ayrıntıyı atlamamaktır. İnsanın göz ardı ettiği şeyleri görmek, sonuca ulaşmanın ilk kuralıdır. Araştırmanız ayrıntıların gözlemlenmesi üzerine kurulu olduğunda, en doğru sonuca vardığınızı siz de göreceksiniz.  Belli bir seviyeden sonra kendinize olan güveniniz arttıkça gözlemlerinizi detaylandırmaya gayret edin. Çevrenizde ki insanların giysilerine, aksesuarlarına, jest ve mimiklerine iyice odaklanın. Giysiler de bulunabilecek yırtık,aşınma, leke gibi detaylar ile, jest ve mimikler de; terleme, gözlerin kırpılma yoğunluğu, nefes alış-verişte belirgin değişimler gibi hususlara özenle dikkat edin.
8. Bulgu ve Kanıtları İrdeleme
Bulunduğunuz ortamda ki detaylara sürekli olarak özen gösterin. Çıkarım Yapma Sanatında  başarının yolu bulguların ve kanıtların düzenli olarak irdelenmesi ve şematik bir biçimde üzerinde çalışılmasından geçer. Aksi durumunda ne olacağını Holmes şöyle yanıtlandırır."Elinde bulgu olmadan bir teori üretmek büyük hatadır. İnsan teorileri gerçeklere uyduracağına, farkında olmadan gerçekleri teorilere uydurmaya çalışır". Ve son olarak gözlemlemeyi bir alışkanlık haline getirin. Çünkü yaşam bize kendi güzelliklerini gözlemleyebildiğimiz kadarıyla gösterir. 
Pekala, sevgili okuyucu, artık Sherlock Holmes'la vedalaş. Sadakatin için teşekkür ediyor ve bu kitabın, hayatının dertlerinden bir kaçış sağladığını ve sadece güzel macera kitaplarında görülen bir düşünme biçiminin kapılarını açtığını umuyorum.
Sir Arthur Conan Doyle
Kaynakça
https://tr.wikipedia.org/wiki/Sherlock_Holmes
https://www.wattpad.com/51401467-sherlock-holmes-teknikleri-%C3%A7%C4%B1kar%C4%B1m-yapma-sanat%C4%B1

23 Ekim 2015 Cuma

Denemeler - 1



Öncelikle sizlere bir soru sormalıyım.

Felsefenin amacı nedir?
Felsefenin amacı soru sormak dediğinizi duyar gibiyim. Peki, sadece öyle mi?
Yıllarca Felsefe'nin cevaplara değil yeni sorulara yönelik eylemlerde bulunduğu söylenip duruldu. Buraya kadar hemfikiriz lakin bu bakış açısı yetersiz kalır. Peki, tatmin edici olan tanım nedir? 
Bu soruyu büyük üstat Sokrates'in izinden örneklerle cevaplandırmaya çalışayım.
Sokrates yaşamı boyunca çevresini sorgulamaya davet etmiştir. Zamanının yerleşik düzenine karşı aklı ve onuru öğrencilerine öğretmiştir. Bunun aracının da soru sormaktan geçtiğini vurgulamıştır.  Bir mum gibi kendi yanarken etrafını aydınlatmıştır. Ama ona göre filozofların en önemli görevi soru sormak değil soru sordurmayı yani sorgulamayı öğretmektir.
 Sokrates hayat görüşünü şöyle tanımlamıştır.
"Kimseye hiçbir şey öğretemem, sadece onların düşünmelerini sağlayabilirim."

Yani felsefe soru sorma değil soru sordurma işidir. Filozoflar bunu bir ritüel haline getirerek işledikleri konunun özüne dönüşü amacı gütmüşlerdir.

Sokrates'in izinde Felsefe ezberci ve dogmatik safsataları aşılama değil özgür düşünceyi genç zihinlerde yeşertmenin aracı olmuştur.

Sokrates

Beyin fırtınasına devam edelim.
Peki, Felsefe neden cevaplara değil de sorulara odaklanır?
Var mı tatmin edici bir cevabınız?
Cevaplar sorunların çözümünü sağlamaz mı?
Cevaplar nedir peki önce bunu soralım bence.
Cevaplar karanlık gibidir kanımca. Yani karanlığın ışıkla olan bağı misali sorulara bağlıdır varlıkları.
Sorular olmazsa cevaplar da olmaz. Her şeyin temelinde soru soracak yetkinlikte zihinlerin arayışı yatar.
Cevaplara odaklı yaşamak tüketir ve tembelleştirir zihni. Çünkü zihin sorgulamaz ise üretemez ve ilerleyemez. 
Soru sormak; insan beyninin zamanla arasında ki amansız savaşta her zaman sağ kolu olmuştur. Uygarlık tarihi ve medeniyet sorgularının peşinde hayatlarını feda eden dehaların mücadele ve azimleri neticesi ilerleme kaydetmiştir. Tarih boyunca insanoğlu en temel kaygıların yorumuna odaklanmış ve cevapları sadece yeni kapıları açmak için kullanmıştır. Sorular insanlar için hava kadar mühimdir. Sadece soru soran insan ilerleme gücüne muktedir hale gelir. Ama günümüzde cevaplar soruların yerini almış ve insanlar sorularla kendisi yormaktansa başkalarının cevaplarını kemik bekleyen Pavlov'un köpeği misali bekliyor ve yetiniyor. Dünyaları televizyon ekranlarında ağızlarında salya akıtarak izledikleri entel kuklaların safsataların ibaret hale geliyor. Soru sormak biat etmekten zor hale geliyor. Birey değil sürü olan bu güruh sistemin içinde kendine hamster kadar bile yer bulamazken sistemin en dirayetli ve cesur neferi oluyor. Cehalet aşılabilir bir engeldir lakin istemek lazım gelir. Bu kitle sabah programları ile pembe diziler arasında yaşadığı dünyayı aşmayı değil sanal dünyanın bir parçası haline gelmeyi istiyor. Sorular medeniyeti kurmuşken bu çürümüş paslı zihinler cevaplara bile akıl erdirmekte zorlanıp lümpen kalemlere koşulsuz şartsız bağlılık yemini ediyor.
Varlığı bir başka şeye muhtaç olan basit kavramların değeri sadece bağlandığı varlık kadar olur. Bu kitle kuyruğundan ayrılmadığı satılmış kalemlerin kuyruğunda kene gibi yaşamayı sorgulamaya yeğ sayıyor.
  "Bilgi doğuştan akılda yoktur, ama akıl bilgiyi üretecek kapasitededir" der Aristoteles. 
Bilgi kimsede ailesinin genetik mirasının eseri olarak ortaya çıkmaz. Üstün özveri ve fedakârlık ortaya bilgiyi  o da medeniyetler kuracak birikimi çıkarır. Teknoloji'ye hayır demiyorum elbette lakin her insan araçlar ve amaçlar arasında ki farkı iyi idrak edip ona göre yaşam tarzını düzenlemeli. Çünkü yaşamda herkes tek bir bilete sahip ve o da her saniye avuçlarında yanıp kül oluyor. 
Sorgulamaya devam diyerek sözlerimi Sokrates'ten bir kıssa ile bitireyim.

Bir gün büyük filozof Sokrates'e bir tanıdığı, "Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun? Dedi.
Sokrates:"Bir dakika bekle " diye cevap verdi. Bana bu şeyi söylemeden evvel, senin küçük bir testten geçmeni istiyorum. Buna Üçlü Filtre Testi deniyor.
"Üçlü Filtre ?"
Doğru, diye devam etti Sokrates. Benimle, arkadaşım hakkında konuşmaya başlamadan önce, bir süre durup ne söyleyeceğini filtre etmek iyi bir fikir olabilir. Bu ona Üçlü Filtre Testi dememin sebebi.
Birinci filtre "GERÇEK FİLTRESİ" 
-Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam anlamıyla gerçek olduğundan emin misin?
-"Hayır" dedi adam."Aslında bunu sadece duydum ve..."
-Tamam dedi Sokrates. Öyleyse, sen bunun gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorsun. Şimdi ikinci filtreyi deneyelim."İYİLİK FİLTRESİ"
-Arkadaşım hakkında bana söylemek üzere olduğun şey iyi bir şey mi?

-"Hayır, tam tersi..."
-Öyleyse, diye devam etti Sokrates.Onun hakkında bana kötü bir şey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğundan emin değilsin.Fakat yine de testi geçebilirsin, çünkü geriye bir filtre daha kaldı."İŞE YARARLILIK FİLTRESİ"


-Bana arkadaşım hakkında söyleyeceğin şey benim işime yarar mı?

-Hayır, gerçekten değil...

-İyi, diye tamamladı Sokrates.

Eğer, bana söyleyeceğin şey, doğru değilse, iyi değilse ve işe yarar, faydalı da değilse bana niye söyleyesin ki?




- Kaynakça -
http://yavuztekeli.blogcu.com/sokrates-ten-bir-hikaye/1654402






11 Ekim 2015 Pazar

Elektriğin Efendisi : Nicola Tesla - Bölüm 1


Herkes dünyayı değiştirmek ister, ama bunu sadece birkaçı başarır.
-Emre Bozkuş

Elektriğin Efendisi : Nicola Tesla
(1856 - 1942)


Unutulmuş Bir Deha 
Elektriğin Efendisi: Nicola Tesla

Sırp asıllı Amerikalı mucit, fizikçi ve elektrofizik uzmanı olan Nikola Tesla 10 Temmuz 1856 yılında, şu anda Hırvatistan topraklarında bulunan, Smilijan köyünde kaderin bir cazibesi eseri saat gece yarısını vururken bir elektrik fırtınasında doğar. Annesinin okuma yazması yoktu fakat halk arasında “pratik ev gereçleri mucidi” olarak bilinirdi. Belki de bundan dolayı Tesla, hayatında gördüğü en büyük mucidin annesi olduğunu söylerdi her zaman. Babası ise bir papazdı ve Tesla’nın da her zaman bir papaz olmasını istemişti. Fakat o babasını ikna edip mühendislik okumaya karar verdi. 



Tesla, ailesinin 5. çocuğuydu. Daha 5 yaşındayken abisi Daniel hayatını kaybetmişti. Bu Tesla’da birçok takıntıya sebep olmuş ve şizofreniye yakın belirtiler göstermişti. O bu belirtiler hakkında şöyle bahsediyordu: 

"Yakından ve uzaklardan gelen kükreyen sesler beni korkuya sürüklüyordu ve bunların ne olduğunu bir türlü ayırt edemiyordum. Güneş ışınlarının önü periyodik olarak kesildiğinde bu beynim üzerinde öylesine büyük bir güç alanı yaratıyordu ki kendimden geçiyordum. Bir köprü ya da bunun gibi bir yapının altından geçebilmek için tüm irademi zorlamam gerekiyordu çünkü kafatasım üzerinde dayanılmaz bir basınç hissediyordum. Karanlıkta bir yarasa kadar duyarlı olabiliyordum, metrelerce uzaklıktaki bir nesnenin varlığını alnımda hissettiğim bir ürperti sayesinde fark edebiliyordum...”


Tesla kariyerine 1881 yılında Budapeşte’de bir telefon şirketinde elektrik mühendisi olarak başlar. Bir arkadaşıyla parkta yürürken Tesla aniden yeni bir elektrik motoru için çığır açacak bir konsept hayal eder ve toprağa çizer. Bu basit çizim indüksiyon motorunun patentine dönüşür. Dünyada ki standart elektrik motoru bu olacaktı. Günümüzde bütün elektrikli alet ve araçlarda kullanılıp tarihin akışını değiştirecek bu teknoloji bir dâhinin doğuşuna işaret ediyordu adeta. İndüksiyon motoru stator denen hareketsiz çerçeve etrafındaki tel bobinlere enerji verilmesiyle çalışır. Stator bobinlerde ki akımı bir rotora sevk eder. Bobinlerde ki alternatif akım etraflarında ki manyetik alanın kuzey ve güney arasında değişmesine neden olur. Bobinlerin değişmesi sonucunda oluşan çekme ve itme rotorun dönmesine sebep olur. 

İndüksiyon Motoru

Tesla 1884’de 28 yaşında Amerika’ya taşınır. Yanında az bir para ve patronunun Thomas Edison’a yazdığı bir referans mektubu vardır. Mektupta kısaca şu yazıyordu: “ İki büyük adam biliyorum ve bir tanesi sizsiniz, bu genç adamda diğeri”. 

Edison parlak zekâlı genç mühendisi işe alır. Daha sonra 50 bin dolar ikramiye karşılığında şirketinin elektrik jeneratörlerini yeniden tasarlamasını ister. Tesla muazzam kar getirebilecek patentler ürettikten sonra Edison’dan ikramiyesini ister.
Lakin Edison gülerek; “ Amerikan mizah anlayışını hiç öğrenememişsin” diyerek Tesla’nın talep ettiği ücreti ödemeyi reddeder. Tesla bu olay üzerine istifa eder ve çekip gider. Böylece yeni yetme genç dahi ile köklü mucit arasında hayat boyu sürecek bir düşmanlık başlar. 

Tesla yeni icat ve buluşları için kaynak aramaktadır. Bunun için New York’ta yaklaşık bir yılını çukur kazarak geçirir. Bunlar onun için karanlık zamanlardır. Bu noktada bütün hayalleri yok olmuştur. Yenilgiyle uğraşıp didinerek yeni icatları için sermaye biriktiren Tesla şehrin tepesine çekilen elektrik kabloları ağını görünce dehşete kapılır. 

Çünkü Bu sistem başınızın üstünde kablo ağıyla sarılı kâbusta yaşamayı beraberinde getiriyordu. Hatta bazı bölgelerde güneşi bile perdeliyordu. Tesla’nın verimsiz bulduğu bu sisteme
Doğru Akım (DC) deniyordu. Tesla’nın eski işvereni Edison DC enerjisine büyük yatırımlar yapmıştı. Tesla elektriğin taşımanın daha iyi bir yolu olduğunu biliyordu ve küresel standart olacak yeni bir sistem icat etmeye kararlıydı. Bu sisteme daha sonra AC yani alternatif akım ismini vermiştir. AC ile DC arasında fark elektriğin ya da elektronların nasıl aktığıyla alakalıdır. DC’nin çalışması için bir kablo üzerinde eksi kutuptan artı kutba sürekli ve doğrudan elektron akışı olmalıdır. Fakat bu akış sürecinde ki sorun elektronun kablonun üzerinde dirençle karşılaşması sonucu enerjinin büyük kısmının kaybolmasıdır. Thomas Edison düşündüğü sistemde elektrik ağında voltajı sabit tutmak için her mil başına bir santral kurmalıydı. 1887’de Tesla bir başka daha ucuz güç sistemi için yedi ABD patenti alır. Böylece alternatif akımı tescillemiş oldu. 

Tesla bir AC jeneratör sistemi geliştirir. Elektrik akımını negatif ve pozitif kutuplar arasında değiştiriyordu (saniyede 60 tur) .  AC’yi bir trafo aracılığıyla neredeyse sıfır kayıpla göndererek voltajı arttırıp akımı azaltabilirdi. Bu sayede AC verimli olarak DC’den yüzlerce kilometre öteye iletilebilirdi.


Milyoner girişimci George Westinghouse Tesla'nın icatlarının uzun mesafeli güç iletiminin kilidini açabileceğini düşünür. Patentleri 60 bin dolar ve Westinghouse şirketinde yüklü bir hisse senedi karşılığında satın alır. Eğer yeni AC sistemi başarılı olursa Tesla zengin olacaktır. 


Nikola Tesla 1891'de Amerikan vatandaşı olur. Aynı yıl onun AC 'si ile Edison'un DC 'si arasında amansız bir savaş başlar. Edison AC'nin tehlikelerini göstermek için bir propaganda mücadelesi başlatır. Grotesk deneylerle AC'nin tehlikeli olduğu iddasını güçlendirmek hayvanları öldürüyordu. Edison; New York eyalet meclisini 1890'da ki ilk elektrikli sandalyeli idam için Tesla'nın AC'sini kullanmaya ikna eder. İdamı izleyen bir muhabire göre; "Dehşet verici ve asmaktan daha acımasızcaydı".

Edison bu tekniğe 'Westinghousing' adını koyar. İster hayvanları öldürsün ister insanları amaç AC'yi korku aracılığıyla tarihten silmekti.
1893'te kötü basına rağmen Tesla ve şirketi Chiago Dünya Fuarı ışıklandırma ihalesini kazanır. Bu fuar tarihe tarihteki ilk tam elektrikli fuar olarak geçer. İhaleyi kaybeden Edison bu durum karşısında hüsrana uğramıştır. Tesla'nın patentli ampullerini kullanmasına izin vermez. Tesla'nın yeni ampul bulması ve altı ayda 50 bin tane üretmesi gerekiyordu. Edison'un ampulünün yivli bir sapı vardı. Ampule bu yivli saptan elektrik verme yöntemini ve içerde ki vakumu hapsetmeyi patentlemişti. Tesla'nın çözümü ampulün dibine cam kapak eklemekti. Kablolar bu kapaktan geçiyordu. Bu yolla Edison'un patentine takılmayan bir ampul icat etmiş ve Edison'u kendi oyununda yenmiş oldu. Üretimi de daha kolaydı. 1 Mayıs 1893'te Başkan Grover Cleveland bir düğmeye bastı ve Tesla'nın 200 binden fazla akkor lambası fuar alanını aydınlatır. Bu abidevi bir başarıydı ve modern elektrik aydınlanma çağının müjdecisiydi. Bu olaydan sonra Tesla ismini tüm dünyaya duyurur. 

  1. Tesla Society
  2. Açık Bilim
  3. Elektrikport-1
  4. Elektrikport-2
  5. Wikipedia "Nikola Tesla" Makalesi
  6. History Channel Documantery