13 Ağustos 2017 Pazar

Şarkılar Söyle Güzel Çocuk



Şarkılar söyle güzel çocuk
Şarkılar söyle içinden
Sessizliğinin yankısında
Hayat bulsun umutlar

Şarkılar söyle güzel çocuk
Şarkılar söyle doyasıya
Doğa ana sarsın bedenini
Kelebekler uçuşsun bağrında

Şarkılar söyle güzel çocuk
Bulutlar raks etsin semanda
Şarkılar söyle cennetinden
Sürgün giden yolculara

Şarkılar söyle güzel çocuk
Sevda sözleri çalınsın kulağıma
Pespaye bir devinimdir bu
Binbir renkten yalanlarla
Süslenip duranlara

Şarkılar söyle güzel çocuk
Susmak merhem değil acılara
Yurtsuz birer gezginiz şimdi
Uyku haramdır bizden olanlara

Child With Flowers by William-Adolphe Bouguereau (1897)

9 Ağustos 2017 Çarşamba

Organik Cehaletten, Organik Hoşafa...



Gündemde birkaç günden beri TRT(Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu)'nin düzenlediği "Bir Fikrim Var" isimli yarışma Programı var. Çünkü Gıda Mühendisi Kübra Ağca ve Organik Hoşaf projesi, istisnasız herkes tarafından konuşuluyor. Sözcü yazarı Soner Yalçın da, yapılan bazı eleştirilere cevaben köşesinde şunları söylemiş;
Adı Kübra Ağca.
TRT'de düzenlenen “Bir Fikrin mi Var” isimli yarışmada “organik hoşaf” projesiyle finale kalması sosyal medyada infial yarattı!
Genç Kübra'nın hoşaf üretim projesi, pastörize etmeden raf ömrünü uzatmaktı.
Eğer…
Kübra Ağca, katkı maddesiz raf ömrü uzun doğal bir içecek buldu ise, bu büyük buluştur. Diğer yarışmacıların hakkını yemek istemem ama yapım şirketinin açıklaması doğru ise Kübra'nın hakkı birinciliktir.

Soner Yalçın ayrıca, eleştirileri yapan insanları da, gericilikle ve Gardrop Muhalefeti yapmakla suçladı ayrıca yazısında örnek alınması için Fransa Peynir Hareketini işaret etti. Soner Yalçın'a öncelikle yazısında ki olumlu yönleriyle yanıt vermek lazım. Hormonlu ve katkı maddeli yiyeceklerin, kalp ve damar rahatsızlığı ve kanser gibi birçok hastalığa sebep olduğu hepimizin malumu. Bu konuda verdiği örnekler de gayet yerinde. Ayrıca projenin katkı maddeleri olmadan doğal raf ömrünün yükseltilmesi odaklı yönü de takdire şayan. Lakin Soner Yalçın'a ve yarışma sorumlularına sormak lazım. Yıllardır Tübitak denilen sözde bilim kurumunun kabul etmediği projelerin, Amerika ve Avrupa'da el üzerinde tutulduklarına şahit oluyoruz. Eğer burada amaç gelişimse, o projeler neden kabul görmedi? Ayrıca ilgili kurum formatın, bilim değil girişimcilik odaklı olduğunu belirtti açıklamasında. Bilim ile girişimciliğin farkını da açıklasalarmış keşke. Dünya silikon vadisindeki genç bilim insanlarının  buluşları ile evriliyor artık. Girişimcilik bilimin ticari ayağı ise, bilim ile ticaretin farkı nedir? Amerika eğitim sistemi çökmesine rağmen, sırf maddi ve manevi yatırımlarla, bilim ve ekonomisini büyütüyor. Bilimsel gelişmeleri takip etmeden, neyin girişimini yapacaksınız? Bilim ve akıl olmadan, girişimcilik mi olur? O projeyi ortaya çıkaran kişi de bir bilim insanı değil midir? Seçici Jüri hangi kıstaslara göre orada ve seçim yapıyor? Papaz Eriğini, imam eriğine çeviren aleti seçen jüriden farkı nedir? Ayrıca diyanet işlerine ve kendilerine(TRT) verilen onca paranın kaç lirası girişimci bir icraatte kullanıldı? Burada asıl nokta Hoşaf değil, boş laftır. Soner Yalçın Gardrop Muhalefetini de bundan ötürü dillendirdi sanırım. İnsanların giyimine ya da kişisel seçimlerine eleştiri olmaz zaten bu hakarettir. Ama yıllardır gencecik insanların hakkı yenirken ve beyin göçü artık norm haline gelmişken, böylesine tepki gösterilmesini yadırgamamak gerekir. Ayrıca konuyu yine maneviyata getirip, asıl görülmesi gerekenin üstüne örtmeyin. Ortada haksızlık ve usul hatası varsa, bunu dillendirin. Gardrop edebiyatı yapmakla suçlarken, mağdur edebiyatını da bırakın. Mini etekli kadının yediği tekme için de bunu söyleyebiliyorsanız, konuşun.
Celal Şengör Hoca Genç Bakış'ta şu cümleyi kurmuştu; Ya bilimi adam gibi öğreneceksin ya da bilimden gelen adama saygı göstereceksin." Soruyorum sözüm ona ilerici size, Bilimin böylesine pespaye hale getirildiği ve bilim insanlarının çarmığa gerildiği bir ülkede, siz Fransız Peynir hareketinden önce başka olaylara da değinin. Mesela çok uzağa da gitmeyin, Fransız Aydınlanma hareketi gibi. Bilimi çer çöp yapın ve ardından yaşanan onca skandala tepki verilince, kıvrak kelime oyunlarıyla aşağılayın. Bilim değil girişimcilik yarışması denmesi bile ironikken, hala bu formatın çıkardığı şeyi aklama çabanız rezalet. Ortada bir icat varsa bunu bilim kurulu incelemeli ve patentlemelidir. Avrupa'da da diğer ülkelerde de bu iş böyle yapılır. Bir icat yapıldı mı, başvurulur. Patent alınır ve ödenek için başvurulur. Ödenek alınırsa, bu proje zamanla seri üretime başlar. Lakin orta oyunu gibi dönen ve bilim dair her kavramın içinin boşaltıldığı bu günlerde, böylesine bir meddah oyununun da bilincinde olunması gerekir. Eğer sen televizyonda magazin programı formatında girişimcilik zırvalığı yaparsan; Dünya uzaya çıkarken sen, hoşafını içer, eriğini yer öylece seyredersin. 

6 Ağustos 2017 Pazar

Perçem Sokak


kanlı bir direniş gibi
kan revan içindeydi
zihnimin sokakları 
her ayak sesin
yaşamak oldu
kabuk bağladı
ruhumun noksanları
bir bakışın yetti
ruhumda ki
buzları eritmeye
içten bir gülüş
sarmaladı asırlık
köhneleşmiş bedenimi
savurdun her telini
cennetinin
bedevi yalnızlığımda
sonsuza kanat
çırpmak gibiydi
kaybolmak bakışlarında
buğulanan gözlerimde
damla damla süzülen
sevdasın şimdi
yüreğimi savurma karanlığa
sevda yuvasız bir kuşmuş
aç kollarını göğe küsmesin
insan sevdiği kadar
var olurmuş hayatta
hatırladıkça sevmeyi
yaşamayı öğrensin


Street of the Old Town — Oil Painting On Canvas By Leonid Afremov 

1 Ağustos 2017 Salı

Derviş Hikayeleri - 2

İlgili resim

I

Dervişe bir gün sormuşlar: "Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?"
Size farkı gösteriyim deyip, önce sevgiyi dilden kalbine indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi sofrada yerlerini almışlar. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.
Derviş şöyle bir şart koymuş: "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz."
Kabul edip çorbalarını içmeyi denemişler; fakat kaşıklar uzun geldiğinden sıcak çorbayı döküp saçmaktan hem kendilerini yakmışlar hem de ağızlarına bir damla bile çorba götürememişler. En sonunda bakmışlar olacak gibi değil, sofradan aç kalkmışlar.
Daha sonra derviş, bu defa sevgiyi gerçekten bilenleri yemeğe çağırmış. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen insanlar gelmiş, sofraya oturmuş. Onlara da aynı şartı dile getirmiş.
Her biri uzun kaşığını çorbaya daldırmış, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak çorbalarını içmişler. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve sofradan afiyetle şükrederek kalkmışlar.
Derviş sevgiyi gerçekten yaşayanların farkını soranlara: "İşte! kim hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır ve kim kardeşini düşünür de onu doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şunu da unutmayın. hayat pazarında her zaman alan değil veren kazançlıdır." diye anlatıp, tevazuyla gülümsemiş.


II

Bir derviş öğrencileri ile gezinirken nehir kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp: “İnsanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş.
Öğrencilerden biri: “Çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince derviş: “Ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?” diye tekrar sormuş.
Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: “İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”
“Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, Çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır. Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”
Daha sonra derviş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: “Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.”

III

Dervişe bir gün sormuşlar: "İnsanlar neden kötü alışkanlıkları daha kolay edindikleri halde, iyi alışanlıkları daha zor edinirler ve neden iyi alışkanlıklarını uzun süre muhafaza edemezler?"
Derviş bir süre düşünüp: "peki ben size şöyle bir soru sorayım; eğer iyi tohumu güneşte bırakırsak ve kötü, çürümüş tohumu toprağa gömersek ne olur sizce?" demiş.
"iyi tohum kuruyacak güneşte, kötü tohum ise hastalıklı filizler verecek ve sağlıklı bir meyve oluşmayacak." diye cevaplamış soranlar.
bunun üzerine derviş devam etmiş sözüne: "insanlar da bu şekilde davranır. iyilikleri ruhlarında saklayıp filizlerini büyütmektense açığa çıkarıp kayıp ediyorlar. diğer yandan da günahlarını ve kötü taraflarını başkalarından saklamak için en derinlerinde gizliyorlar. onlar da orada büyüyüp insanı kalbinden yok ediyorlar."


Fausto Zonaro - Haykıran Rufai Dervişleri (1910)

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Sevgili Güz



Ey kainatın esrar perdesi
Sevgili güz
Seni gördüğümde
Asırlık uykudan uyanırım
Toprağının kokusunda
Kendi suretimi ararım
Cennete açılan kapım
Bazan gurbet ellerde
Açan zambak olursun
Yüreğime hüznünü saçarsın
Hışırtısında gözyaşlarınının
Kendi vehmimi bulurum
Bazan karalıktan korkarım
Yüreğinde beni ağırlar
Gri yağmurlarınla yıkarsın
Gözlerinde sonsuzluk
Ellerin ellerimde
Bana sevdayı anlatırsın
Düşlerim buruk
Kanatlarım kırıktır
Acılarımı hisseder
Bana şarkılar söylersin
Kış geliyor artık
Sende göçüp gidersin
Bir derin hüzün ile
Dönülmez yola düşersin
Gitmek tek nefesliktir.
Lakin kalmak tek bir
Ömre sığmaz bilirsin.

Åsgårdsreien - Peter Nicolai Arbo (1872)

22 Temmuz 2017 Cumartesi

Mim: Yaz Çılgınlığı :)



Yine bir mim etkinliği ile karşınızdayım. Bu sefer sevgili dostum herteldenşef beni çok güzel bir etkinlikte mimlemiş, ben de hemen yazayım dedim. Teşekkür ederim dostum :)
  • Yazın çıkan çok sevdiğin sanatçıdan/ gruptan şarkı
Bu yaz çıkan şarkıları takip bile etmedim ama Sıla'nın sesini sevdiğim için sanırım bu şarkı olur :)


  • Bu yaz en yeni keşfin
Maalesef burada çok eskilerden bir şarkı vereceğim umarım geçerli sayılır. Behzat Ç ve Pilli Bebek diyorum, gerisini anlayan anlar zaten :)



  • Bu yaz sürekli dinlediğin bir şarkı
Bu şarkıyı da bu yaz keşfettim Led Zeppelin dinlerdim ama bu şarkı başka. Robert Plant'ın eşsiz sesiyle bu şarkı yeni Thor filminin de soundtrack'i oldu :)





  • Bu yaz en çok duyduğun şarkı
Her yerde Tarkan var bu aralar ve çok da güzel bir albüm yapmış :)


  • Bu yaz eski de olsa dinlemekten vazgeçemediğin bir şarkı
Yine nostaljik bir şarkıyla devam edelim burada da. John Lennon'ın ölmeden önce kaydettiği piyano demo kaydının, 1994 yılında diğer Beatle'lar tarafında yeniden düzenlenmiş halidir :)


  • Sence bu yazın en favori hiti
Minik serçe ve efsane sesi...



  • Senin bu yazını anlatan bir şarkı
Benim yazım biraz dağınık ve zor geçiyor ve bu şarkı tam karşılığı. Mükemmel gitar solosu, sözleri ve hikayesiyle; adeta bir başyapıt. Hikayeyi merak edenler buraya :)



Ben tek tek isim vermek istemiyorum, beğenen herkes katılabilir :)


20 Temmuz 2017 Perşembe

Elzem Bir Gelişme

korku yokuş aşağıydı ile ilgili görsel sonucu

Çok sevdiğim abim Anıl Mert Özsoy'un ilk göz ağrısı, Korku Yokuş Aşağıydı raflarda. Okuyun, okutun 
Herkesin bildiği, birbirinden sakladığı hikâyeler…
İçime, tam da göğsümün ortasına bir efkâr geldi çöktü. Çünkü insan delirmeye yalnız kaldığı anlarda başlıyor. Eline tütün sarısı çöktüğünde maziye tutunmak istiyor. Yalnızlıktan ciğeri solduğunda hatırlıyor ilk aşkını, seviştiği ilk kadını. Annesine babasına yakışmayan bir adam olduğunu hatırlatıyor kendine. Bir de türkü tutturuyor, yarı fısıldar yarı bağırır söylüyor. 
Balkondan değil, camdan, damdan değil, tüm metaforları ve çağrıştırdıklarıyla “kendinden” atlamak isteyen karakterleri konu alıyor Korku Yokuş Aşağıydı…
Bu karakterlere zaman, olay, mekân yardım ve yataklık ediyor. 
Anıl Mert Özsoy, herkesin bildiğini birbirinden sakladığı hikâyeleri hatırlatıyor okura…
Sokağın dibini görmüş, görüp de susamamış insanların arka sokaklardaki hararetli kavgasını…
Korku Yokuş Aşağıydı, biçimi, dili ve rengiyle yetenekli bir yazarı müjdeliyor.

(Tanıtım Bülteninden)